BİR KEZ DAHA MARŞIMIZ HAQQINDA V. YAZI-Kamil ŞAHVERDİ

BİR KEZ DAHA MARŞIMIZ HAQQINDA –V. YAZI
Kamil Şahverdi
Cumhuriyet fedaileri “Azerbaycan Marşı”nı unutulmaya terk etmediler. 70 yıl gurbette korunduktan sonra vatana dönen “Azerbaycan Marşı”, nihayet hak ettiği yere kavuştu. 20. yüzyılda ikinci kez bağımsızlığını kazanan devletimizin marşı olarak tasdik olunana kadar “Azerbaycan Marşı” kalplerde ve hafızalarda yaşamaya devam etti. Muhacir Cumhuriyetçilerin sığınağı oldu; onların yıkılmasına, eğilmesine müsaade etmedi. Yaralı kalplerine merhem, ayakta kalmalarına ise destek oldu.
Çoğu kaynakta 1919 yılında Üzeyir Bey Hacıbeyli tarafından yazıldığı belirtilen “Azerbaycan Marşı”nın kaleme alınma tarihine dair mülahazalarımı ilerleyen bölümlerde sizlerle paylaşacağım. “Azerbaycan Marşı” hakkında ilk bilgilere, doğrudan olmasa da dolaylı olarak Azerbaycan gazetesinin 30 Mayıs 1919 tarihli sayısında, şair Ali Yusif’in “Pencere Önünde Yarım Saat” adlı makalesinde rastlıyoruz. Cumhuriyet’in birinci yıl dönümü münasebetiyle yazılmış olan o makaleyi aynen takdim ediyorum:
“Azerbaycan Cumhuriyeti’nin başkenti, milli bayraklarla donanarak istiklal gününü kutluyordu. Her kurum, her kitle, her fert kendi imkânları dahilinde bu şanlı bayrama iştirak ediyordu.
Deste deste vatandaşlar Parlamento önünde toplanıyor; birbirlerini, Parlamento’yu ve hükümeti tebrik ediyorlardı. Parlamento idare şubelerinden birinin penceresinden, akın akın gelen insanları ve o coşku dolu manzaraları iki arkadaşımla seyrediyorduk. Herkes; sevinç, neşe, umut ve haklı bir gurur içerisindeydi. Tam o sırada, yaşları yedi ile on arasında değişen otuz kadar çocuk; çoğu başı açık, yalın ayak, ellerinde kendi çabalarıyla tahtadan yaptıkları oyuncak silahlar ve ağaç dallarına takılmış mini mini milli bayraklarla, büyük bir ciddiyetle önümüzden geçtiler. Bir çıngırak sesi kadar latif seslerle marş söylüyorlardı.
Ben sadece ‘Şanlı Vatan’ dediklerini işitebildim. Çok müessir bir manzaraydı. Orada bulunan herkes bunu hissetmiş olmalı ki dört bir yandan bu mini mini ‘vatandaşçık’ları alkış tufanıyla karşıladılar. Gayriihtiyari arkadaşlarıma baktım. Onlar da ziyadesiyle duygulanmışlardı. Bir arkadaşımın kolundan tutarak: ‘Şimdi inanalım ki istiklal, sadece birkaç hayalperestin fantezisi değil; milletin ruhunun en derin köşelerinden yükselen bir ihtiyaçtır.’ dedim. O da fikrime katılarak, ‘Evet,’ dedi, ‘hepimizin kalbi bugün o çocukların kalbi kadar samimi ve saf çarpıyorsa, biz de bu bayramı o masumlar kadar seviyorsak, inanalım ki istiklalimiz daimî ve ebedi olacaktır.’
Bugün ordu mensuplarının, düzenli Avrupa askerlerine yaraşır bir tarzda resmi geçitte Başbakan tarafından selamlanmasına, caddelerden tarihi simaların geçişine ve Parlamento’nun tarihi oturumu kadar büyük ve muhteşem manzaralara şahitlik ettim. Fakat ne hikmetse, yine en güzel hatıra ve en etkileyici manzara, o çocukların ciddiyetle, kendi arzu ve istekleriyle istiklal bayramına katılışlarıdır.
Zira bu manzarada hem siyasi hem de psikolojik bir anlamın yanı sıra, oldukça hassas ve çok güzel bir sır vardı. Gelecekte Cumhuriyet’imizin en kıymetli, en namuslu vatandaşlarının da bu çocuklar olacağından şüphe yoktur. Azerbaycan ideali ve istiklal mefkuresi, bir mucidin icadı yahut bir şairin hayali değil; belki senelerce milletin bağrında beslenmiş ve nihayetinde vücuda gelmiş bir gayedir. Hatta Anadolu anneleri bile çocuklarına ninni söylerken, ‘Sen büyüyüp hem Türkiye’yi mesut edeceksin hem de sair Türk-İslamların imdadına koşacaksın.’ der; onlara henüz beşikteyken Kafkas dağlarının vahşi güzelliklerinden ve oradaki kardeşlerinin esaretinden bahsederlerdi. Yalnız böyle bir terbiye ile yetişen bir insan dava sahibi olabilir, vatan ve millet uğrunda hiçbir fedakarlıktan çekinmez. Bu yüzden cesaretle diyebiliriz ki bugün istiklal bayramını böyle fevkalade bir sevinçle karşılayan çocuklar, yarın bir memleketin vatandaşları olduklarında onu sevecek ve müdafaa edeceklerdir. Evet, Rus siyaseti bizi Ruslaştırmaya kalkışırken, Azerbaycan evlerinin beşiklerinde geleceğin cumhuriyet vatandaşlarının yetiştiğini bilmiyordu. Azerbaycan Kafkasya’da doğdu, Anadolu bağrından imdat aldı ve nihayet ayağa kalktı, dirildi. Çocuklukta alınan tesir unutulmaz. Bu yüzden bugün bizimle beraber, fakat bizden daha samimi bir surette İstiklal bayramına iştirak eden Azeri Türklerinin yavruları, bu büyük günü ebediyen hatırlayacaklardır. Bu sarsılmaz bir hakikattir. Azerbaycan doğdu ve kendisini gelecek nesillere şimdiden sevdirdi. Bugün tahta ve kaba “silahlarla” Parlamento önünde yer tutmaya çalışan bu “yiğitler”, yarın ellerinde son sistem silahlar, başlarında modern düşünceler ve bilgiler, kalplerinde namuslu bir vatanseverlik hissiyle kendi hukuklarını ve istiklallerini müdafaa edeceklerdir. O vakit onlar, bu ilk bayramı hatırlayarak Cumhuriyetlerinin ne kadar ağır şartlar altında teşekkül ettiğini düşünecek; bu ağır bedelle kazanılmış varlıklarını ve haklarını daha azametli bir gayretle korumaya çalışacaklardır.
Ali Yusif
(ADA Üniversitesinin girişimi ve desteğiyle 20 ciltte yayımlanan “1918-1920 yılları ‘Azerbaycan’ gazetesinin tam külliyatı”. VIII. cilt. Mayıs 1919.
Transliterasyon yapanlar: Filoloji doktoru Mehdi Genceli, Filolog ve çevirmen Azad Ağaoğlu.
İlmi editör: Akademik Teymur Kerimli.)
Böylelikle Ali Yusif, çocukların grup hâlinde Parlamento binasının önünden geçerken koro hâlinde okudukları esnada net bir şekilde duyabildiği tek sözlerin “Şanlı vatan” olduğunu örnek gösterir. O döneme ait materyallerin araştırılmasından elde edilen sonuç şudur ki Ali Yusif’in çocuklardan işittiği “Şanlı vatan” ifadeleri “Azerbaycan Marşı”na ait olabilir. Her halükârda, o günlerde bu sözlerin kullanıldığı başka bir örneğe henüz rastlanmamıştır. 1919 yılında Bakü’de “Milli Nağmeler” (Milli Şarkılar) koleksiyonu neşredilir. “Vatan marşı” adıyla koleksiyonda yer alan şiirin müellifi olarak Cemo Bey gösterilmiştir.
(Asif Rüstemli. Cemo Bey Cebrailbeyli: Hayatı ve edebi yaratıcılığı, s. 104. Bakü-2024.)
Profesör Asif Rüstemli’nin bu eseri, kıymetli tarihi belgeler ve bilgilerle zengindir. Ciddi bir araştırma yaparak birçok meselenin üzerindeki perdeyi kaldırmış ve farklı kaynaklardan topladığı bilgileri bir kitapta cem etmiştir. Ancak “Vatan Marşı” ile ilgili bazı kayıtlarda tutarsızlıklar olduğu için özel bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle Asif Rüstemli’nin kanaati üzerine fikir beyan etmek için bu konu üzerinde daha etraflıca durmaya lüzum vardır. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konuya dönerek düşüncelerimi izah etmeye çalışacağım.
Azerbaycan gazetesinin 30 Mayıs 1919 tarihli sayısında “Pencere Önünde Yarım Saat” başlıklı makalesiyle dikkat çeken şair Ali Yusif, 1900 yılında Şuşa’da dünyaya gelmiştir. 11 yaşından itibaren basında tercümeleri ve şiirleriyle yer almıştır. 1917 yılında Şuşa Realskulesi’ni (Reel Okulu) bitirmiş, yine aynı yıl Şuşa’da kurulan Milli Komite’nin bir üyesi olmuştur. 1918 yılında Milli Komite’nin talimatıyla Batum’a giderek Enver Paşa ile görüşmüştür. (Nazif Kahramanlı, Vatan ve İstiklal Aşığı Ali Yusif, Bakü, 2010.)
1918 yılında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Bakü’ye gelen Ali Yusif Bey; İngilizce, Fransızca ve Rusça bildiği için Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti’nin İşler İdaresi’nde dragoman (elçilik, diplomatik ve konsolosluk misyonları nezdinde resmi tercüman) olarak görev yapmaya başlamıştır. (A. Tahirzade, O. Tahirli, Azerbaycan Cumhuriyeti Öğrencileri, Bakü, 2016.)
Ali Yusif, Cumhuriyet Hükümeti’nin İşler İdaresi’nde tercümanlık yapmanın yanı sıra Azerbaycan, İstiklal, Basiret gazeteleri ile Kurtuluş Yolu dergisinde makaleler ve şiirler yayımlamıştır. Aynı zamanda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmi devlet gazetesi olan Azerbaycan gazetesinin redaksiyon heyeti üyesidir. (Akif Aşırlı, Azerbaycan Basın Tarihi (1875-1920), Bakü, 2009.)
Ali Yusif Bey’in babası Mirza Celal Yusifzade, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Milli Şurası’nın 44 üyesinden biriydi. Nazif Kahramanlı’nın kitabında belirtildiğine göre Mirza Celal Yusifzade, 1928 yılında kurulan gizli anti-sovyet “Müstakil Azerbaycan” teşkilatının kurucularından biri olmuştur. (N. Kahramanlı, Vatan ve İstiklal Aşığı Ali Yusif, Bakü, 2010.)
AHC Parlamentosu, 1 Eylül 1919 tarihinde yüksek eğitimli uzman kadrolar yetiştirmek amacıyla yüz Azerbaycanlı gencin devlet hesabına yabancı üniversitelere gönderilmesi hakkında karar almıştır. Yurt dışına gönderilen öğrencilerin ilk kafilesi olan yirmi dört genç, 14 Ocak 1920 tarihinde Parlamento ve Hükümet üyeleri, tanınmış hayırseverler, din görevlileri, sivil toplum temsilcileri ve ailelerin katılımıyla Bakü Demiryolu Garı’ndan uğurlanmıştır. Bu yirmi dört kişiden biri de Ali Yusif’ti. Ali Yusif, Paris Siyasi Bilimler Okulu’na girmiş ve 1923 yılında eğitimini tamamlayarak Paris’ten Bakü’ye dönmüştür. Maarif ve Medeniyet dergisinin sorumlu kâtibi olarak atanan Ali Yusif, Bakü’de gizli faaliyet gösteren Müsavat Partisi ile iş birliği yapmaya başlamıştır. Kasım 1923’te Dadaş Hasanzade, Ahmet Hacinski, Ebulfez Babayev ve Abdullah Abdulzade ile birlikte Gizli Müsavat’ın Merkez Komitesi’ne üye seçilmiştir. (Aydın Alizade, “Ülkenin bağımsızlığı uğrunda mücadele eden Gizli Müsavat”, www.urokiistorii.ru, 9 Nisan 2018.)
Genç, vatansever şair Ali Yusif, 6 Şubat 1924 tarihinde tutuklandı. Birkaç ay hapiste tutulduktan sonra 1924’ün Mayıs ayında serbest bırakıldı.
1926 yılının Şubat-Mart aylarında Bakü’de düzenlenen Birinci Türkoloji Kurultayı’na Ali Yusif kâtip, babası Mirza Celal ise tercüman olarak iştirak ettiler. Kurultay sona erdikten üç gün sonra, 11 Mart’ta Azerbaycan Olağanüstü Komisyonu görevlisi Vasi’nin emriyle Ahmet Hacinski, Dadaş Hasanzade ve Ali Yusif’in evlerinde arama yapıldı ve bu isimler tutuklandılar. (Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Ansiklopedisi, II. Cilt, Bakü, 2014, s. 230.)
On yıl yıl hapis cezasına çarptırılan Ali Yusif, Solovki Adaları’na sürgün edildi. 1935 yılının Ocak ayında serbest kalan şairin Azerbaycan’a dönmesine izin verilmedi ve Özbekistan’a sürgün edildi. Bir süre Taşkent’te yaşayan Ali Yusif, 1937 yılının Temmuz ayında yeniden tutuklandı ve 18 Ağustos’ta kurşuna dizildi. Defnedildiği yer bilinmemektedir.
Genç, vatansever şair Ali Yusif’’in Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin birinci yıl dönümü münasebetiyle kaleme aldığı makale, AHC dönemini tasvir eden ve yücelten en etkileyici yazılardan biridir. Belki de birincisidir. Makaleyi okudukça o dönem gözlerimizin önünde canlanıyor, kendimizi olayların girdabında hissediyoruz.
1919 yılının Kasım ayında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Halk Maarif Bakanlığı, Bakanlar Konseyi’ne Devlet armasının ve Devlet marşının kabul edilmesi için yarışma düzenlenmesi teklifiyle başvurdu. Bu müracaat, Azerbaycan gazetesinin 14 Kasım 1919 tarihli (246. sayı) nüshasında yayımlandı. Ne yazık ki 1918-1920 yılları arasında yayımlanan Azerbaycan gazetesinin birkaç sayısı, bu 246. sayı da dahil olmak üzere kayıptır ve bugüne kadar bulunamamıştır. Bu nedenle Halk Maarif Bakanlığı’nın teklif metnini, Azerbaycan gazetesinin Rusça yayımlanan 20 Kasım 1919 tarihli (45. sayı) nüshasından tercüme ederek dikkatinize sunuyorum:
AZERBAYCAN’IN DEVLET ARMASI VE MİLLİ MARŞI
Halk maarif bakanı tarafından Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devlet armasının ve milli marşının hazırlanmasının teşkiline dair düşünceler hükümete sunulmuştur. En iyi milli marşı seçmek için belirlenen usulde bir yarışma ilan edilmesi ve eserlerin marş yarışmasına 1 Şubat 1920 tarihine kadar teslim edilmesi teklif edilmiştir. En iyi marş için 15.000 rubleden başlayan bir ödül belirlenmiştir. Yarışmaya daha fazla katılımcı çekmek için Bakü ve Tiflis gazetelerinde yarışma geniş kapsamlı şekilde duyurulacaktır.”
(Azerbaycan gazetesi (Rusça), 20 Kasım 1919, No: 45.)
Gazetede çıkan bu bilgiden anlaşılıyor ki, Halk Maarif Bakanlığı hükümete bir teklifte bulunmuştur. Birçok araştırmacı ise bunu, marş hakkında doğrudan yarışma ilanı olarak sunmaktadır. Oysa bu, maarif bakanı tarafından hükümete verilmiş bir teklifti.
30 Ocak 1920’de Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti, Halk Maarif Bakanlığının teklifini değerlendirdi ve bir karar aldı. Kararda şunlar yer almaktadır:
No: 723.
30 Ocak. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin askeri nişanlarının, milli marşının, arma ve mührünün taslaklarının hazırlanması hakkında karar.
- Askeri bakana, nişan taslaklarının sunulması için 25.000 ruble ödüllü bir yarışma ilan etmesi talimatı verilsin. Taslakların temel amacı Azerbaycan’ın bağımsızlık sembolüne hizmet etmek olmalıdır.
- Halk maarif bakanına, milli marş, devlet arması ve mührü taslaklarının sunulması için 50.000 ruble (birinciye – marş için), 25.000 ruble (ikinciye – devlet arması ve mührü için) ödülle yarışma ilan etmesi talimatı verilsin. Azerbaycan Cumhuriyeti hükümetinin duyuruları. (Rusça) 1920. 11 Şubat, No: 10.”
Resmi devlet gazetelerinde hükümetin bu kararı geniş yer bulmuş ve yarışma şartları hakkında bilgiler verilmiştir. Yarışma şartlarına göre taslaklar, 1 Mayıs 1920 tarihine kadar kapalı zarf içinde Halk Maarif Bakanlığının yazı işlerine teslim edilmelidir. Aynı zamanda katılımcılar, sundukları taslaklarda eserlerinin yaratılmasına kaynaklık eden tarihi, siyasi sebepleri ve gerçekleri detaylıca izah etmelidirler. (Azerbaycan gazetesi (Rusça), 19 Şubat 1920, No: 33.)
Malumdur ki, ilan edilen yarışmayı neticelendirmek mümkün olmadı. 27 Nisan 1920’yi 28 Nisan’a bağlayan gece, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kızıl Bolşevikler tarafından işgal edildi. Henüz 23 ay süren bağımsızlığımız gasp edildi. Cumhuriyet kurucularına karşı acımasız takibatlar başladı.
Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Halk Maarif Bakanlığı kalemine yarışmaya iştirak için teslim edilen sanat eserlerinin sonraki akıbeti bugüne kadar meçhuldür. Bu yarışmaya kimlerin başvurduğu, katılımcı sayısı ve takdim ettikleri eserler hakkında herhangi bir bilgiye ulaşmak henüz mümkün olmamıştır. Lakin bir gerçek, ümidimizi kaybetmememiz için bize zemin hazırlıyor: Bir gün Halk Maarif Bakanlığı kalemine teslim edilen eserlerin izini bulabileceğimize inanıyoruz.
Yetenekli araştırmacı gazeteci Dilgay Ahmet, birkaç yıl önce İstanbul’da bir koleksiyoncudan AHC armasının orijinal eskizini elde etti. Bu gerçek, ülkemiz Bolşevikler tarafından işgal edildiğinde Cumhuriyetçilerin Halk Maarif Bakanlığı kaleminden bazı belgeleri yanlarında götürebildiklerini düşünmemize zemin hazırlıyor. Eğer yarışmaya sunulan armanın orijinal eskizi İstanbul’da bir koleksiyoncuda bulunmuşsa, demek ki marş için sunulan eserleri de Türkiye’de aramak lazımdır. Bu bilgilere ulaşıldığı takdirde pek çok soru cevaplanmış olacaktır.
İlginç bir hususu daha kaydetmeyi gerekli görüyorum. Marş için ilan edilen yarışmaya kimlerin ve kaç bestekâr ile şairin katıldığı hakkında kesin bir bilgi olmasa da tanınmış Türk bestekârı ve müzikologu İsmail Zühtü Kuşçuoğlu’nun yarışmaya kendi eserini gönderdiğine dair bilgiler vardır.
Türkiye’nin Unutulmuş Büyük Bestekârı İsmail Zühtü Bey:
İsmail Zühtü Bey (1877-1924), Kırım Savaşı’ndan canlarını kurtarmak için Bulgaristan’ın Aydoş kasabasına göç etmiş bir ailede dünyaya geldi. Daha beşikteyken ailesi İstanbul’a gelmiş, ancak iki yıl sonra yeniden Bulgaristan’a dönmüşlerdi. İsmail üç yaşındayken babası çiftçi Ahmet Ağa Kuşçuoğlu vefat etti. Bir süre sonra annesi Ayşe Hanım ikinci evliliğini yaptı. İsmail’in üvey babası ona karşı oldukça merhametsiz davranıyordu. Sekiz dokuz yaşındaki çocuğu çobanlık yapmaya zorladı. İsmail on yaşındayken üvey babası vefat etti ve Ayşe Hanım, oğluyla birlikte Türkiye’ye, İzmir’e göç ettiler.

İzmir’de, bugünkü Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesi’nin bulunduğu yerde İzmir Sanayi Mektebi faaliyet gösteriyordu. İsmail Zühtü Bey bu okula girdi ve müzik bölümünde eğitim aldı. O yıllarda okulda ders veren, döneminin meşhur piyanisti “Macar Tevfik” adıyla tanınan Alessandro Voltan’dan piyano, armoni ve kontrpuan; Şem Tov Şikar’dan Türk müziği nazariyatı dersleri alan İsmail Zühtü Bey, profesyonel bir müzisyen olarak yetişti. Bu yüzden mezun olduğu okulda kurulan bando takımına (nefesli çalgılar ansamblı) şef tayin edildi. Öğrencilerden oluşan bu Avrupa tarzı bando, İzmir’de konser programlarıyla çıkan ilk ansambl sayılır. Şehrin tüm kültürel etkinliklerine katılıyor ve kısa zamanda seyircilerin sevgisini kazanıyorlardı. Hatta o dönemde hafta sonları Torbalı’daki Sultan Çiftliği’ndeki at yarışları sırasında konserler veriyorlardı. İsmail Zühtü Bey’in yönettiği ansamblın namı tüm Türkiye’ye yayıldı.
İsmail Zühtü Bey, 1913 yılında İzmir’de, büyük bestekâr Adnan Saygun’un babası Celal Bey’in tavsiyesiyle yeni açılan İttihat ve Terakki Mektebi’ne davet edildi ve bu okulda ders vermenin yanı sıra dört sesli bir koro kurdu.
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca İsmail Zühtü Bey askere çağrıldı ve Çanakkale savaşlarına katıldı. Meşhur yazar ve Türk müzik tarihi araştırmacısı Ahmet Say, “…İsmail Zühtü, Çanakkale’den sağ çıkmıştır. Bu bir mucizedir…” diye yazmaktadır. (Ahmet Say, Sanattan Yansımalar Portalı, İsmail Zühtü Bey, 18 Ekim 2015)
1920 yılında İsmail Zühtü Bey, Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilere karşı savaşmak için gönüllü olarak yeniden cepheye yollanır. Eskişehir’e gelen bestekâr, İsmet İnönü’nün komuta ettiği Batı Cephesi Komutanlığı askeri orkestrasına şef tayin edilir. Daha sonra bestekâr Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin orkestrasına şeflik (orkestra şefi) yapar. İsmail Zühtü Bey, TBMM orkestrasına şef tayin edilen ilk Türk bestekârdı. Ona kadar Fransa’dan, İtalya’dan davet edilen şefler orkestrayı yönetiyorlardı. Şefliğin yanı sıra büyük bestekâr, aynı zamanda Ankara okullarında müzik dersleri veriyordu.
İsmail Zühtü Bey, TBMM’nin senfonik orkestra konserlerini düzenleyerek savaş sebebiyle ruh çöküntüsü yaşayan soydaşlarının moralini yükseltmeye çalışıyordu. Bu konserler seyircilerin büyük ilgisini kazanmıştı. Bu tür konserler Kurtuluş Savaşı sırasında büyük önem arz ediyordu. Bestekârın vatanseverlik ruhunda yazdığı marşlar, insanlarda büyük bir ruh yükselişi yaratıyordu. Bestekârın hayatı ve sanatına dair değerli yazıların müellifi müzikolog Seymen Özdeniz, “Türk Müzik Tarihinin Kayıp Bestecisi: İsmail Zühtü” makalesinde, bestekârın Ankara dönemindeki faaliyetine dair ilginç bilgiler verir. O bilgilerden birine dikkat edelim:
“…Onun (İsmail Zühtü Bey’in) bu çabalarının canlı şahitlerinden biri olan Enver Behnan Bey, yıllar sonra Muhiddin Nalbandoğlu’na yazdığı etraflı bir mektupta, İsmail Zühtü Bey’in Ankara’daki faaliyetlerinin bazılarını şöyle anlatmıştır: ‘Büyük Millet Meclisi’nin bandosunu (orkestrasını) öğleden sonraları ara sıra yönetirdi. O yıllarda Ankara’da kurulan İzmir Yurdu şehir bahçesi sinema salonunda bir müsamere (konser) vermişti. Bu müsamereye Gazi Mustafa Kemal Paşa da gelmişti. Bu gece İsmail Zühtü’nün ‘Dünya Susuyor!’ adlı alafranga bir bestesini bir genç okudu. Bu eser çok sevildi. İkinci bir eser olarak da şair Kemalettin Kamu’nun ‘Sarmış matem buraları’ (dizesiyle başlayan) şiirini bestelemişti. Bu eseri okul öğrencileri okurdu. Bu bir dua şeklini almıştı.” (Uçan A. ve diğerleri, Anadolu’nun Sırlı Sesi: Müziğiyle Ankara, 2017, s. 199-200)
Milli bilince sahip olan İsmail Zühtü Bey, tüm yaratıcılığı boyunca gerek çocuklar için yazdığı 100’den fazla şarkısıyla, gerekse vatanda yaşanan hadiselere adadığı eserleriyle Türk insanının milli özbilincine, gençlere vatan sevgisinin aşılanmasına hizmet ediyordu.
Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel tarafından kaleme alınmış “İzmir Fikir ve Sanat İnsanları (1850-1950)” kitabında, İsmail Zühtü Bey’in Milli Mücadele yıllarında gösterdiği eşsiz hizmetlere geniş yer ayrılır. Bu bilgileri okudukça büyük bestekârın yorulmadan millet yolunda, hak yolunda çalıştığına şahit oluyoruz:
“Milli Mücadele yıllarında Kastamonu ve Ankara öğrenci mekteplerinde milli ruhu harekete geçiren eserleriyle gençlere vatan sevgisini aşılayan, bu arada Akif’in ‘İstiklal Marşı’nı’, Tunalı Hilmi’nin ‘Atatürk Marşı’nı’ besteleyen İsmail Zühtü’nün Ankara’daki son yılını ve beste çalışmalarını öğrencisi Ferit Hilmi Atrek şöyle anlatmaktadır (İsmail Zühtü’den Hatıralar, nr. 7, Ekim 1939, s. 19-20):
İşgalin üçüncü yılı Ankara’da tahammül edilmez bir İzmir hasreti (daüssıla) arız oldu. Merhum Vasıf Çınar’ın başkanlığı altında bir ‘İzmir Yurdu’ derneği kuruldu. Sık sık yapılan toplantılarda ve etkinliklerde İzmir, Ankara’nın maddi ve manevi şahsiyetinde ikinci bir varlık olarak yaşatıldı. İsmail Zühtü, bu dernek için ‘İzmir Yurdu Marşı’ adıyla bir eser yazdı. Hikmet Türk ve Esat Çınar müşterek olarak o günlerin heyecanını anlatan bir şiir kaleme alarak bu besteyi tatbik ettiler;”
Güzel İzmir, Anadolu kalbi
Senin için yara dolu.
Güzel İzmir bağlarının
Ne oldu zümrüt yolu?
Biz o yılın işte üç yıl
Ufkuna atıldık canla başla.
Bir gün sana varacağız,
Gözümüz dolu yaşla.
(…)
O günlerin gönüllerde yanıp kül olan İzmir aşkını İsmail Zühtü pek çok eserinde terennüm etti. Genç şairlerden Kemalettin Kami ve Feyzullah Sacit tarafından bu konu etrafında kaleme alınmış birçok şiiri besteledi. Bunlardan “Feryat” adındaki eser üzerinde çalıştığı akşam, İsmail Zühtü’nün İzmir için hıçkırıklarla ağladığı bir hakikattir. İşte Feryat’tan birkaç kuplet:
İncil mi koydular Kuran yerine?
Hep haç mı taktılar minberlerine?
Düşman sövüyor mu makberlerine?
Çoktandır almadım haber İzmir’im
İzmir’im, İzmir’im, güzel İzmir’im.
Ben nasıl yaşarım vatansız, sensiz
Baharı neyleyim gülsüz, gülşensiz
İzmir’im gömülüp gittin kefensiz
Çoktandır almadım haber İzmir’im.
Bilmedim gittin mi duruyor musun?
Feryad ediyoruz, duyuyor musun?
Niçin susuyorsun, uyuyor musun?
Uyan gün batıyor, uyan İzmir’im,
Bak doğan güneşler al kan İzmir’im.”
(Ö. Faruk Huyugüzel. İzmir Fikir ve Sanat İnsanları (1850-1950). Cilt 1, s. 324-328. İzmir, 2025.)
Bestekârın Eskişehir’de, genç şair Kemalettin Kamu’nun sözlerine bestelediği “Türk’ün Duası”, İzmir’in işgali nedeniyle mateme bürünmüş tüm milletin duasıydı. Bu eser ülkenin her yerinde; okullarda çocukların, etkinliklerde gençlerin, kadınların ve annelerin dilinden düşmüyordu. Eser o kadar meşhurdu ki, 1913 yılında Fuat Köprülü’nün Balkan Savaşı nedeniyle kaleme aldığı “Türkün Duası” adlı manzum piyesi, Milli Mücadele döneminde sahnelenirken bu beste de oyunun içine dâhil edilmişti.
Türkün Duası
Sarmış matem buraları
Saz benizli ovaları
Boynu bükük yuvaları
Sen himaye et Yarabbi!
Bir gün sabah olur diye
Katlandık her işkenceye
Bu nihayetsiz geceye
Bir nihayet et Yarabbi!
İsmail Zühtü Bey’in kaleme aldığı eserlerin neredeyse tamamı Türkçülüğe, milli uyanışa ve vatan sevgisine adanmıştır. “Türk Ocağı Marşı”, “İzmir Yurdu Marşı”, “Hamidiye’nin Akını”, “Hürriyetin Sesi”, “Köroğlu” ve “Selanik Marşı” en meşhur eserlerindendir.
Avrupa müzik türlerinde eserler veren ilk bestekâr olan İsmail Zühtü Bey, kardeş Türkiye müzik tarihinin en önemli simalarındandır. O, “Tezer” adlı ilk operanın müellifi olmasına rağmen, tüm kaynaklarda Türkiye’deki ilk opera olarak Ahmed Adnan Saygun’un “Özsoy” operası kaydedilir. Bunun sebebine girmeden, bazı tarihi gerçekleri dikkatinize sunmak isterim.
1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk, İran Şahı Rıza Şah Pehlevi’nin Türkiye’ye planlanan ziyareti münasebetiyle, 27 yaşındaki genç bestekâr Adnan Saygun’a bir opera yazma görevi verir. 1 perdelik, 12 tabloluk “Özsoy” operasının librettosu, Münir Hayri Egeli tarafından Firdevsi’nin “Şehname” eserindeki motiflerden esinlenerek kaleme alınmıştır. Yazılması ve sahnelenmesi toplamda sadece iki ay süren “Özsoy” operasının prömiyeri, 19 Haziran 1934 tarihinde Ankara Halkevi’nde gerçekleşmiştir. İlk gösterimi Atatürk ve Rıza Şah Pehlevi birlikte izlemişlerdir.
İsmail Zühtü Bey ise bundan çok daha önce, 1910’ların ortalarında “Tezer” operasını yazmıştır. Bestekâr, şair, oyun yazarı ve diplomat Abdülhak Hamit Tarhan’ın 1879’da kaleme aldığı “Tezer” eserini libretto olarak almıştır. “Tezer” operası ilk kez İzmir’de, 1910’ların ortalarında yoksul ve kimsesiz çocuklar yararına sahnelenmiştir. (Seymen Özdeniz, Türk Müzik Tarihinin Kayıp Bestecisi: İsmail Zühtü, s. 95, İzmir, 2023.)
Böylece anlaşılmaktadır ki Türkiye müzik tarihinin ilk opera müellifi Adnan Saygun değil, İsmail Zühtü Bey’dir. Bunun yanı sıra kendisi Türkiye’de ilk senfoninin, ilk sonatın ve oda müziği enstrümantal türünün de yaratıcısıdır. İsmail Zühtü Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk devlet sanatçısı unvanına layık görülse de sonraki yıllarda ismi unutulmuş, eserleri kaybolup gitmiştir. Bestekârlığının yanı sıra İsmail Zühtü Bey, pedagojik faaliyetleri ve müzik eğitiminin teşkilatlanması alanında da eşsiz hizmetlerde bulunmuştur. Türkiye’nin en görkemli bestekârlarından biri olan Ahmed Adnan Saygun’un da ilk hocası İsmail Zühtü Bey olmuştur.
Büyük bestekâr ve derin düşünce sahibi İsmail Zühtü Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önceki dönemde kardeş Azerbaycan halkının bağımsızlığını ilan etmesini yürekten alkışlamış; AHC’nin 1920 yılındaki devlet marşı yarışmasına katılarak bir “Azerbaycan Marşı” bestelemiş ve Bakü’ye göndermiştir. Belirtmek gerekir ki 1918 yılında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin ilanı, savaş ateşinin ortasındaki kardeş Türkiye’de büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Türkiye’nin siyasetçileri, diplomatları, düşünürleri, milliyetçileri, Türkçüleri, bilim ve edebiyat insanları ile sanatçıları bu hadiseden gurur duymuş, kendi tarihlerinin en çetin anlarını yaşamalarına rağmen Azerbaycan’ın yanında olmuş ve tüm Şark’ta, İslam âleminde ve Türk dünyasında kurulan bu ilk Cumhuriyeti yürekten alkışlamışlardır.
İsmail Zühtü Bey’in bestelediği “Azerbaycan Marşı” ile ilgili oldukça dikkat çekici noktaları vurgulamayı gerekli gördüğüm için, bu eserin yazılışı, Azerbaycan’a gönderilişi ve yıllar sonra nasıl, nereden, kim tarafından gün yüzüne çıkarıldığına dair derlediğim bilgileri dikkatinize sunuyorum. Ayrıca İsmail Zühtü Bey’in Türkiye’nin İstiklal Marşı’na da musiki bestelediğini belirteyim. Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nın zengin tarihine dair yazının ilerleyen bölümlerinde geniş yer ayırmayı planlıyorum. Söz konusu kısımlarda İstiklal Marşı’nın yazılış gerekçeleri ve dönemin tarihi şartları hakkında etraflıca bilgiler verilecektir.
Kardeş Selamı – Azerbaycan Marşı
Hilal artık söndü diye
Sevinmişti düşman niye?
Hilal birken iki oldu
Selam bizden ikinciye!
Azerbaycan, Azerbaycan
Alkışladık seni candan.
Anamız bir, babamız bir
Azerbaycan öz kardeştir.
Zaten biriz, fakat yarın
Bütün bütün birleşilir!
Azerbaycan, Azerbaycan
Bildik hayal değil Turan!
İlk kez bu eser hakkında 2001 yılında kıymetli âlimimiz, Tarih üzerine felsefe doktoru ve DİA Tarih Bölümü Başkanı Firdovsiye Ahmedova bilgi vermişti. Elmi Araşdırmalar dergisinin 2001 yılı 3-4. sayında (s. 192-194) yayımlanan “Edebi dönüşe ölüm izin vermedi” adlı makalesinde Firdovsiye Hanım, AMEA (Azerbaycan Milli İlimler Akademisi) El Yazmaları Enstitüsü arşivinde, görkemli devlet adamı Neriman Nerimanov’a ait birkaç belgenin gün yüzüne çıkarıldığına dair ilginç bir yazı kaleme almıştı. Tarihçi alim, El Yazmaları Enstitüsü arşivinde eski alfabe ile yazılmış dört kâğıt yaprağı (şiir) bulunduğunu; bunlardan üçünün benzer, birinin ise farklı bir el yazısı formuna sahip olduğunu belirtir. Benzer yazıyla kaleme alınan belgelerden biri, Neriman Nerimanov’un vefatından kısa bir süre önce, 1925 yılının Ocak ayında beş yaşındaki oğlu Necef’e yazdığı vasiyetname niteliğindeki yarım kalmış mektuptur. Mektup, nazım şeklinde dört bentlik bir şiir formundadır. Farklı el yazısı ile yazılan şiir ise, ASSR (Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) Halk Komiserleri Sovyeti başkanının özel kalem kağıdına yazılmıştır.

Bu arşiv belgesini ben de temin edip dikkatle inceledim. ASSR Halk Komiserleri Sovyeti başkanının özel kalemine ait kâğıtta yazılı olan iki bentlik şiirin, 1922 yılında kaleme alındığı kaydedilmektedir. Bu oldukça ilginç faktör çok dikkat çekicidir ve bazı mülahazalara yol açmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi İsmail Zühtü Bey, 1920 yılında AHC (Azerbaycan Halk Cumhuriyeti) Hükümeti’nin devlet marşı hakkında ilan ettiği yarışmaya katılmak için bir eser yazıp Azerbaycan’a göndermiştir. 27 Nisan 1920’yi 28 Nisan’a bağlayan gece XI. Kızıl Ordu’nun ülkemizi işgali sonucunda devlet marşı için ilan edilen yarışmayı neticelendirmek mümkün olmamıştı. Yarışmaya katılmak amacıyla AHC Halk Maarif Bakanlığı’nın yazı işlerine teslim edilen eserlerin akıbeti hakkında bugüne kadar hiçbir bilgi edinilememiştir. Bu yüzden Neriman Nerimanov’un şahsi arşivinde sakladığı ve daha sonra AMEA El Yazmaları Enstitüsü’ne devredilen bu belge büyük önem arz etmektedir.
Firdovsiye Ahmedova’nın gün yüzüne çıkardığı bu belgede kayıtlı olan şiirin ilk başlarda Neriman Nerimanov’a ait olduğu düşünülmüştü. Çünkü bulunan belgede şiirin müellifi belirtilmemişti. Nerimanov’a ait belgelerin arasında bulunduğu için ona ait olduğu iddia ediliyordu. Bu durum 2020 yılına kadar devam etti. Nihayet 2020 yılında gazeteci Reşad Sahil, Türkiyeli araştırmacı Atilla Oral’ın “Nuri Killigil” adlı kitabında (Atilla Oral, “Nuri Killigil”, s. 121) aynı şiire rastladı. Burada şiirin müellifi İsmail Zühtü olarak gösterilmekteydi (aslında İsmail Zühtü Bey olmalıdır). Atilla Oral, şiir için kaynak olarak Yeni Kafkasya dergisini göstermektedir. Bunu gören Reşad Sahil, tarihçi-alim Firdovsiye Hanım ile irtibata geçti ve Neriman Nerimanov’a ait olduğu sanılan şiirin başka bir müellife ait olduğu bilgisini verdi. Firdovsiye Hanım da Yeni Kafkasya dergisini yayına hazırlayan Türkiyeli alim Profesör Yavuz Akpınar ile irtibat kurarak dergide böyle bir şiirin olup olmadığına dair bir sorgulama gönderdi. Bir süre sonra Yavuz Akpınar Bakü’ye geldi ve Firdovsiye Ahmedova ile Reşad Sahil, Türkiyeli âlimle bir araya geldiler. Bu görüşme hakkında Reşad Sahil, 26.02.2020 tarihinde “admiral.az” sitesinde bir yazı yayımladı. Yavuz Akpınar ve Firdovsiye Ahmedova ile yapılan mülakattan, bu şiirin müellifinin İsmail Zühtü Bey olduğu anlaşıldı. Yavuz Akpınar, Yeni Kafkasya dergisinin 28 Mayıs 1925 tarihli sayısından alıntı yapmaktadır:
Sizə “Yeni Kafkasiya” dergisinden bir yazı okuyayım. Derginin 28 Mayıs 1925 tarihli sayısında İsmail Zühtü ile ilgili çok net bir şekilde şöyle yazılmıştır: “Yukarıda derç ettiğimiz şiir meşhur bestekâr, İzmirli merhum Zühtü Bey’indir. Azerbaycan’ımızın istiklali ilan olunmasından coşkuya gelen kıymetli sanatkar, bu şiiri yazarak bestelemiştir. Besteyi de İzmir’de ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kendi öğrencilerine öğretmiştir.”

Yavuz Akpınar’ın bu mülakatından sonra Azerbaycan’da bu şiirin İsmail Zühtü Bey’e ait olduğu tasdik edilmiş oldu. Türkiye kaynaklarının çoğunda da Yeni Kafkasya’ya istinaden şiirin İsmail Zühtü Bey’e ait olması tartışma doğurmuyordu.
Aslında İsmail Zühtü Bey bu şiire musiki besteleyerek “Azerbaycan Marşı”nı yazmıştı. Şiirin müellifi ise büyük Türk yazarı, edebiyat tarihçisi, edebiyatşinas, gazeteci ve siyasetçi İsmail Habib Sevük’tür.
Ben uzun müddet İsmail Zühtü Bey’in “Azerbaycan Marşı” ile ilgili bilgileri araştırmakla meşgul oldum. Bu eserin notlarını hâlâ elde edemesem de marşın söz yazarının tanınmış edebiyatçı İsmail Habib Sevük olması hakkında yadsınamaz gerçekler topladım.

İsmail Habib Sevük, bu eser hakkında kendi hatıralarında şöyle yazar:
“1920 yılının ilk ayları. Muzaffer Müttefik Devletler, Türk Azerbaycan Cumhuriyeti’nin istiklalini ilan ettiler.
Koyu karanlıkta bir kibrit ışığının bile bir lamba parıltısından daha kuvvetli görünmesi gibi, işgal altındaki İzmir’de de bu haber bizi belki de öz mahiyetinin hakkı olan saadet payından katbekat fazla sevindirmişti.
Hâlâ daima coşkun yaşayan İsmail Zühtü; haberi nara atan bir eda ile haykırarak lisedeki odama girdiği zaman, üstadı, ruhu kanatlanarak ayakları yerden kesilmiş sanmıştım. Hâl hatıra bile vakit bırakmadan ‘Haydi bana derhal bir marş sözleri yaz.’ dedi. ‘Ne marşı?’ diyorum. ‘Azerbaycan için canım.’ diyor. ‘Sana benim şiir yazdığımı kim söyledi? Ben şair değilim.’ Üstadda patlayıcı bir gazap: Vay, kırk yılda bir küçük ricada bulunmuş, zaten hız… Baktım küfürleri sıralayacak,
‘İyi, iyi’ diyorum. Marşın sözleri sekiz hecelik iki kıtadan mürekkep olacakmış, mısralar çok uzun olursa marşa gelmezmiş; her iki kıtanın nakarat mahiyetinde ayrıca birer beyti de bulunacakmış. ‘Terziye ölçülü biçili elbise mi sipariş ediyorsun?’ diyorum. ‘Boşboğazlığı bırak’ diyor. Can adamı kırmak elimizde değil. ‘Bunun adı ne olacak?’ dedim. ‘Kardeş selamı canım, anlamadın mı?’ dedi. Bu söz, yazılacak şeyin bütün ruhunu ilhamlandırmıştı:
Hilal artık söndü diye / Sevinmişti düşman niye? / Hilal birken iki oldu / Selam bizden ikinciye!
Gerisine lüzum yok. ‘Allah seni hemencecik muvaffak etti, beni de inşallah bir haftaya eder.’ diyerek kağıdı kaptığı gibi çıkıp gitti.
Bir hafta değil, üç gün, sanki hiç çıkmayacakmış gibi evine kapandı. Dördüncü gün, çehresinde bayram sevinciyle odama girdi: ‘Oldu, oldu, hem de beklediğimden daha iyi oldu!’ – diyerek notadan marşı okumaya başladı.
Özellikle dördüncü mısra: ‘Selam bizden, selam bizden, Salaaam bizden ikinciiiyeye!’ – diye ‘selam bizden’ ifadesinin üç defa art arda tekrarlanması, üçüncüde ise tamamen uzanarak ‘ikinci’ sözünün üzerine yüklenmesi, onu da bu üçlü dalganın süratiyle üç-dört kat uzatıp Abdülhamid marşındaki oynaklığı hatırlatan bir ses azametinin yaratılması… Üstadı sadece kollarınla değil, bütün kalbinle sarılarak tebrik ediyorsun.
Ertesi yıl, 8 Ekim 1921. Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçiliğine atanan İbrahim Ebilov; 27’si erkek, 9’u kadın olmak üzere büyük bir heyet ile vazifesinin icrasına gitmek için Kastamonu’ya geldi. Baş editörü olduğum günlük Açık Söz gazetesinde bu gelişi şereflendirmek için ‘Kardeş hükümetin sefiri’ başlıklı bir yazım çıkmıştı.
Sefirin şerefine verilen ve bölgenin tüm ileri gelenlerini toplayan ziyafette karşılıklı nutuklar söylüyoruz. Salon çok samimi bir atmosferle dolu. Ebilov’un tatlı bir Azerbaycan şivesiyle konuşması hepimizin hoşuna gidiyordu. Sohbet esnasında: ‘Azerbaycan’da herkes sizden gelen bir marşı biliyor.’ diyerek, ‘Selam bizden, salaaam bizden…’ diye bizim o malum marşı okumaya başlamasın mı?
Bir dostumun aynı marşın sözlerinin bana ait olduğunu söylemesi üzerine sefirin nazarında kıymetim artmış olacak ki ertesi gün Kastamonu’dan ayrılırken, o vakit orada İstiklal Mahkemesi reisi olan Necati Bey’den başka, bana da bir kalpak derisi hediye etti; kıvırcık kıvırcık, altın parıltılı bir astrahan derisi…”
(İsmail Habib Sevük, “Milli Mücadele Hatıralarından” Bir Marş Hikayesi, Cumhuriyet, s. 2, 15 Nisan 1948.)
Yazıklar olsun ki bu “Kardeş Selamı” – “Azerbaycan Marşı”nın müziğini işitmek, onu yeniden icra etmek henüz mümkün değildir. İsmail Habib Sevük’ün hatıralarında, Azerbaycan SSC’nin Türkiye’deki ilk büyükelçisi İbrahim Ebilov’un “Azerbaycan’da herkes sizden gelen bir marşı biliyor.” demesini kaydetmesi, bu eserin ülkemizde büyük rağbetle karşılandığını ispat eder. Hatta Azerbaycan SSC Halk Komiserleri Sovyeti’nin 1. Başkanı, Kafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti İttifakı Başkanı, SSCB Merkezi Yürütme Komitesi Riyaset Heyeti’nin ZSFSC’den 1. Başkanı, görkemli devlet adamı Neriman Nerimanov’un da dikkatini çekmiş ve o, bu marşın sözlerini kopyalatarak yanında saklamıştır. Neriman Nerimanov’un muammalı ölümünden sonra çalışma odasında ve evinde yapılan aramalara, müsadere edilen çok sayıda belgeye rağmen bu şiirin nasıl korunup günümüze ulaştığına dair ilginç bilgileri bir müddet sonra dikkatinize sunarım.
Şimdi büyük bestekâr İsmail Zühtü Bey’in Türkçülüğe ve milli davaya olan hizmetlerine dair bilgilere göz atalım.
Türkiyeli müzikolog-bilim insanı Seymen Özdeniz, İsmail Zühtü Bey’in hayatı ve sanatına adadığı araştırma yazılarında oldukça kıymetli bilgiler toplamıştır. Bu akademik çalışmalar; Dokuz Eylül Üniversitesi 3. Uluslararası Sanat-Tasarım Konferansı, Performans ve Sergisi (14-15 Kasım 2023, İzmir) ve Konya Selçuk Üniversitesi ile Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlediği 7. Uluslararası Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Öğrenci Kongresi’nin (2-3 Mayıs 2024, Bakü) bildiri kitaplarında yayımlanmıştır. Bu metinlerde yer alan ve dikkatimi çeken bazı tarihi verileri sizinle paylaşmak isterim:
“Türk Ocağı’nın 1912 yılı Mart ayında İstanbul’da kurulmasından sonra aynı yılın Ağustos ayında resmen açılan İzmir şubesinin ilk başkanı, dönemin üstad kabul edilen fikir adamlarından Necip Türkçü idi. II. Meşrutiyet dönemi İzmir’inin en önemli kültür merkezlerinden olan Türk Ocağı şubesinde Türk gençleri sık sık toplanır; burada düzenlenen konferans ve konserleri izlerlerdi. Örneğin, 1913 yılı Temmuz ayında İstanbul’dan gelen Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Ali Canip, Aka Gündüz ve Kazım Nami gibi tanınmış isimlerin verdiği konferanslar ve Köprülü’nün ‘Türkün Duası’ adlı şiirinin İsmail Zühtü’nün besteleri eşliğinde bir piyes şeklinde sahnelenmesi, İzmir’de uzun süre konuşulan bir hadiseydi. Ayrıca milli tiyatroların da sergilendiği Türk Ocağı; barış ve Yunan işgali tehlikesi karşısında halkı bilinçlendirmek ve direnişe teşvik etmek gibi pek çok konuda önemli rol oynamıştır. Bu ocağın aktif gençlerinin, daha sonra Cumhuriyet Türkiyesi’nde önemli görevler üstlendiklerini de kaydetmek gerekir.” (Karahan T., Tokadizade Şekip Beyin Derviş Sözleri Adlı Eseri, Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, cilt: 4, sayı: 1, s. 27-58.)
Seyfeddin Pamuk, “Türk Ocağı Marşları Ne Oldu?” adlı makalesinde (Türk Yurdu, cilt: 28, sayı: 256, s. 64-65) Türk Ocağı için birçok marşın yazıldığını ifade eder. 1918 yılında İsmail Zühtü Bey’in “Türk Ocağı Marşı”nı bestelediği ve bu eserin ocak toplantılarında icra edildiği bilinmektedir. Marşın söz yazarı ve tam tarihi belli olmasa da metni şöyledir:
Türküz, ederiz daim iftihar
Hilkatle başlar tarihimiz var.
Kalplerde Türklük, aşk ile çarpar,
Yok bize başka yar…
Önde sancak, elde süngü, kalpte Tanrı biz,
Dünyaya hâkim olmak isteriz.
Mektebimiz Türk Ocağı, mefkuremiz yüce, parlak
Turandır hep ancak.
(Seymen Özdeniz, “Türk Müzik Tarihinin Kayıp Bestecisi: İsmail Zühtü”, III. Uluslararası Sanat-Tasarım Konferansı, İzmir, 2023, s. 96-97.)
Yukarıda zikredilenlerden de anlaşılacağı üzere İsmail Zühtü Bey, döneminin seçkin fikir insanlarıyla dava arkadaşlığı yapmış; Türkçülüğün ve Turan idealinin savunucularından biri olmuştur. Dolayısıyla onun “Kardeş Selamı” (Azerbaycan Marşı) adlı eseri yazıp ülkemize göndermesi, bu ideolojik duruşunun bir tezahürü olarak kabul edilmelidir.
Seymen Özdeniz, ikinci çalışmasında İsmail Zühtü Bey’in bu marşı Azerbaycan’a ulaştırma sürecini şöyle anlatır:
“İsmail Zühtü Bey, İzmir işgal altındayken Azerbaycan için bestelediği söz konusu marşın parşömen kâğıtlara yazılmış notalarını, İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan temsilcilikleri aracılığıyla Azerbaycan’a göndermiştir. Hemen ardından da İzmir’de müzik öğretmeni olarak görev yaptığı tüm okullarda bu marşı öğrencilerine öğretmeye başlamıştır.” (Seymen Özdeniz, “Kardeş Ülke Azerbaycan’a Marş Armağan Eden Bestekar: İsmail Zühtü Bey”, 7. Uluslararası Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Öğrenci Kongresi, Tam Metin Bildiri Kitabı, 2024, s. 108.)
İsmail Zühtü Bey, Türkiye’de Cumhuriyet öncesi Millî Mücadele döneminde yorulmak bilmeden çalışarak insanların, özellikle de gençlerin vatanseverlik ruhunun yükseltilmesinde eşsiz hizmetler vermiştir. Bütün bu karşılıksız hizmetlerine rağmen büyük bestekâr ve milli şuur sahibi İsmail Zühtü Bey’in sanatı ve faaliyetleri yeterince araştırılmamış, eserleri kaybolmuş, ismi ise neredeyse unutulma noktasına gelmiştir.
Neyse ki son zamanlarda bazı araştırmacılar, İsmail Zühtü Bey’in hayatını ve faaliyetlerini öğrenmeye ilgi göstermekte; değerli çalışmalarıyla Türk milletine ve musikisine hizmet etmiş bu üstad bestekârın ismini ebedileştirmektedirler. Müzikolog ve müzik eleştirmeni Ahmet Say, Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel, yazar, tiyatrocu, rejissor ve bestekâr Yaşar Ürük, müzikolog Seymen Özdeniz ve diğer araştırmacıların son yıllarda yürüttükleri çalışmaları anmak çok önemlidir.
“Kardeş Selamı” – Azerbaycan Marşı’nın söz yazarı olan kıymetli edebiyatçı, edebiyat tarihçisi, gazeteci, siyasetçi ve Turan idealinin taşıyıcılarından İsmail Habib Sevük (1892-1954), Kurtuluş Savaşı boyunca Milli Mücadele hareketinin en ateşli destekçilerinden biri olmuştur. Kendisi, 1943-1946 yılları arasında VII. dönem TBMM’de milletvekili olarak görev yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Edirne Milli Eğitim Müdürü olarak atanmış ve aynı zamanda Edirne Türk Ocağı’na da başkanlık etmiştir. 1923 yılında Yeni Gün gazetesi ve Anadolu Ajansı muhabiri olarak Atatürk’ün Adana-Mersin-Konya seyahatine katılmış; dönüşünde gördüklerini silsile halinde Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlamıştır. 1925 yılında liseler için ders kitabı niteliğinde olan Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi eseri basılmıştır. 1935’te Atatürk ile ilgili hatıralarından oluşan O Zamanlar, 1939’da ise Atatürk’ün faaliyetlerine adanmış Atatürk İçin adlı kitapları neşredilmiştir.
“Kardeş Selamı” – Azerbaycan Marşı’nın müellifleri hakkında bu kadar ayrıntılı bilgi vermekteki amacım; Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesine yürekten sevinen, her vasıtayla destek olmaya çalışan bu büyük fikir insanlarını tanıtmak ve onları hürmetle anmaktır. Bazı araştırmacılar, kendi yazılarında yanlışlıkla Azerbaycan Hükümeti’nin devlet marşı yarışması için büyük ödüller vaat ettiğini, bu kişilerin de sırf bu yüzden yarışmaya katıldıklarını öne sürmüşlerdir. Bu, tamamen asılsız ve yanlış bir yaklaşımdır. Hem İsmail Habib Sevük hem de İsmail Zühtü Bey, büyük Turan ülküsünün taşıyıcıları ve tebliğcileri olmuşlardır. Azerbaycan’ın bağımsızlığına gönülden sevinerek, vicdanlarının ve fikirlerinin bir gereği olarak ülkemize bu sanat armağanını sunmuşlardır.
Belirttiğim üzere, Neriman Nerimanov’un arşivinde bulunan “Azerbaycan Marşı”nın sözlerinin yazılı olduğu kâğıdın sol üst köşesinde “Bakü”, sağ üst köşesinde ise “1922” tarihi kayıtlıdır. Ayrıca şiir, Azerbaycan SSC Halk Komiserleri Sovyeti başkanının özel kalemine ait kâğıda yazılmıştır ve herhangi bir müellif ismi belirtilmemiştir. Bu belgeyi ilk kez gün yüzüne çıkaran tarihçi-alim Firdovsiye Ahmedova’da bulunan dört belgeden üçünün benzer el yazısıyla, dördüncüsünün, yani “Azerbaycan Marşı”nın ise farklı bir el yazısıyla kaleme alındığını bildirmişti. Büyük ihtimalle şiir, Nerimanov’un talimatı üzerine özel kalemi tarafından kendi hizmet kâğıdına kopyalanmıştır. Şiiri nereden kopyaladığı ise malum değildir.

Neriman Nerimanov’un kardeşinin torunu ve uzun süre görkemli devlet adamının ev müzesinin direktörlüğünü yapmış Kamilə Hüseynova ile görüşerek bazı hususlara açıklık getirmeye çalıştım. Kamile Hanım, 1922’nin sonlarında Neriman Nerimanov’un SSCB Merkezi İcra Komitesi Riyaset Heyeti’nin ZSFSC temsilcisi seçilerek Moskova’ya taşındığını belirtti. Fiilen SSCB gibi devasa bir ülkenin liderlerinden biri olarak faaliyetlerine başlamıştı. 19 Mart 1925’te Moskova’da vefat etti ve ölümü müammalı bir şekilde gerçekleşti. Kamile Hanım, ninesinden duyduğu bazı bilgileri hatırlayarak şunları söyledi:
“Ninem ve dedem amca çocuklarıydı, her ikisi de Nerimanov’un kardeş çocuklarıydı. Ninem tedbirli bir şekilde bize bazı şeyleri anlatırdı, ancak çoğu şeyi söylemeye korkardı. Nerimanov’un muammalı ölümü ile ilgili ninem anlatırdı ki o gün Kremlin’de bir toplantı düzenlenmiş ve milli meseleler müzakere edilmiş. Bu toplantıda Nerimanov ile Stalin arasında ciddi bir tartışma yaşanmış. Adet olduğu üzere çay içen Nerimanov’a o gün kahve getirmişler. Zaten toplantı ciddi bir sinir gerginliği ile geçmişti. Kahveyi içtikten sonra durumu daha da kötüleşmiş. Toplantıyı yarıda keserek dışarı çıkmış ve Kremlin avlusunda yürürken kalp krizi geçirmiş. Onu hastaneye ulaştırmışlar ancak hastanede doktorlar kendisine hiçbir yardım göstermemişler. Eşi Gülsüm Hanım’a Kremlin’den telefon edilerek bilgi verilmiş ve kendisini hastaneye getirmek için araç gönderildiği bildirilmiş. Gülsüm Hanım hastaneye geldiğinde Nerimanov çoktan vefat etmişti; çünkü hastanede kendisine hiçbir müdahalede bulunulmamıştı.
Aynı gün devlet defin komisyonu oluşturuldu. Komisyonun kararı uyarınca, evindeki çalışma odasında üç gün boyunca inceleme yapıldı. Bu üç gün boyunca çalışma odası aile üyeleri için dahi mühürlenerek kapalı tutuldu. Yalnızca inceleme yapmaya gelenler odaya girebildi. Nerimanov’un çalışma odasındaki inceleme, amcasının torunu Muzaffer Nerimanov’un iştirakiyle gerçekleştirildi. Üç gün boyunca çok sayıda belge toplanıp götürüldü.
Gülsüm Hanım, Neriman Nerimanov’un Bakü’de defnedilmesini istemişti. Moskova’dan Bakü’ye müracaat edildi. Ancak Bakü’den bu müracaata cevap verilmedi. Bu sebeple defin komisyonu, görkemli devlet adamını Kremlin duvarlarının yanında büyük bir ihtiramla toprağa verdiler. Defin merasiminde ülke yönetimi ve SSCB’nin tüm bölgelerinden devlet ve hükümet temsilcileri iştirak etmesine rağmen, Azerbaycan’dan kimse katılmamıştı…”
Defin merasimi sona erdikten sonra Gülsüm Hanım, beş yaşındaki oğlu Necef ile birlikte Azerbaycan’a taşınmak istedi. Bu konuda Kalinin’e müracaatta bulundu. Nerimanov’a büyük hürmeti olan Kalinin, Gülsüm Hanım’ı bu fikrinden vazgeçirerek, “Sizin Azerbaycan’a, Bakü’ye taşınmanızı tavsiye etmiyorum. Moskova’da kalmanız daha iyi olur.” dedi.
Gerçekten de Kalinin haklıydı. Nerimanov’un muammalı ölümünden sonra faaliyetlerini teftiş etmeye başlamışlardı. Defin komisyonunun kararıyla evinde ve çalışma odasında yapılan inceleme sırasında hazır bulunan, yüksek devlet görevlerinde çalışmış amcasının torunu Muzaffer Nerimanov, 1937 yılında tutuklandı. Ona, Azerbaycan’da anti-sovyet bir yapılanmaya liderlik etmesi ve “Alman ve Türk istihbaratının” ajanı olması suçlamaları yöneltildi. Kendisine karşı sürülen suçlamaları reddeden Muzaffer Nerimanov, 1937 yılında Moskova’ya sevk edildi. 21 Nisan 1938’de ise Moskova’da, SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kolejinin kararı ile kurşuna dizildi.
Neriman Nerimanov’un silah arkadaşları, yakınları ve akrabaları gözlem altına alındı.
Nerimanov’un yegâne evladı Necef, 1943 yılında, yirmi dört yaşındayken savaşta hayatını kaybetti. O, babasının kendisine yazdığı mektup-nasihatten habersizdi. Annesi Gülsüm Hanım, oğlunu korumak için ona bu konuda hiçbir bilgi vermemişti.
Gülsüm Hanım, 1953 yılında Moskova’da vefat etti. Oturdukları evin eşyaları satışa çıkarıldı ve lojman devletin eline geçti.
Gülsüm Hanım’ın vefatından sonra kardeşi Aslan Aliyev, Neriman Nerimanov’a ait belgeleri Azerbaycan’a getirerek ilgili çeşitli arşivlere teslim etti.
Aslan Aliyev, AMEA El Yazmaları Enstitüsü’ne de çok sayıda belge takdim etmiştir. Nerimanov’un el yazmaları, Gülsüm Hanım’ın oğlu Necef ile yazışmaları vb. Nerimanov’un oğlu Necef’e yazdığı mektup-nasihat ile Arap alfabesiyle yazılmış ve bir Türk şairinin Azerbaycan’a ithaf ettiği şiir de bu belgeler arasındaydı. Gülsüm Hanım’ın bu belgeleri nasıl kurtardığı, nasıl koruduğu ve üç gün süren aramalardan nasıl kaçırabildiği meçhuldür. Eğer bu belgeler, yani oğluna yazdığı nasihat mektubu veya “Hayal değil Turan” diyen Türk şairinin şiiri ele geçseydi, Nerimanov’u derhal “halk düşmanı” ilan ederlerdi…
Neriman Nerimanov’un arşivinden bulunan, sözleri İsmail Habib Sevük’e ait “Azerbaycan Marşı”nın bir nüshası 1922 yılında kopyalanmıştır. Nerimanov’un özel kalemine ait kâğıda aktarılan şiiri, görkemli devlet adamı yanında Moskova’ya götürmüştür. Azerbaycan SSC’nin Türkiye’deki büyükelçisi, bu marşın Azerbaycan’da herkes tarafından bilindiğini ve sevilerek okunduğunu ifade etmiştir. Bu veriler oldukça dikkat çekicidir. Hem Nerimanov hem de Ebilov sosyalist idiler ve Bolşevik Rusyası ile birleşerek vahid (tek) Sovyet devletinin kuruluşunda yer almışlardı. Buna rağmen, Azerbaycan’ın bağımsızlığını terennüm eden marşa karşı böylesine içten ve hassas bir münasebet besliyorlardı. Belirtildiği gibi, şiirin bir nüshası 1922 yılında kopyalanmıştı. Azerbaycan, Bolşevikler tarafından işgal edileli zaten iki yıl olmuştu. Ancak “Kardeş Selamı” – Azerbaycan Marşı hâlâ dillerde pelesenk olmuştu ve herkes tarafından sevilerek icra ediliyordu. Demek ki tarihçilerimizin bu olgulardan yola çıkarak o dönemi daha derin ve isabetli araştırmaları gerekir ki, ortaya çıkan sorular yanıt bulabilsin.
Kamile Hüseynova, ayrıca dedesi Gazanfer Nerimanov’un da İbrahim Ebilov ile birlikte Türkiye’ye gittiğini ve İstanbul’da başkonsolos görevine atandığını belirtiyor.
Kamile Hüseynova şunları aktarıyor:
“Dedem, Neriman Nerimanov’un kardeşinin oğludur. 1921 yılında İstanbul’a başkonsolos olarak atandı. Ninem anlatırdı ki Türkiye’ye yola çıkmadan bir gün evvel amcamız Nerimanov bizi evine davet etti. Gece yarısına kadar bize öğütler verdi. Sonra Gazanfer ile baş başa verip devlet işleri hakkında uzun uzun konuştular. Ertesi gün biz, İbrahim Ebilov’un ailesi ve birkaç kişi ile birlikte Türkiye’ye yola çıktık. Türkiye’de bizi çok samimi ve sıcak karşıladılar. Gazanfer güzel kemençe çaldığı için Atatürk onu sık sık kendi meclislerine davet eder ve Azerbaycan müziğini hayranlıkla dinlerdi.”
Bu kıymetli bilgiler için Kamile Hanım Hüseynova’ya teşekkür ederim ve ninesinden işittiği hatıraları kaleme alıp yayımlayarak araştırmacılarımıza büyük bir yardımda bulunduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda bu değerli bilgilerin tarihe not düşülmesi son derece önemlidir.
Dikkatimi çeken hususlardan biri de tarihçi-âlim Firdovsiye Ahmedova’nın Neriman Nerimanov’un arşivinden gün yüzüne çıkardığı el yazmasında şiirin müellifinin gösterilmemiş olmasıdır. İbrahim Ebilov da Türkiye’de aydınlarla yaptığı görüşmede bu marşın yazarının kim olduğunu bilmiyordu. Katıldığı o ziyafette ona şiirin yazarının İsmail Habib Sevük olduğu bildirilmişti. Demek ki Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin devlet marşı için ilan ettiği yarışma tamamen anonim bir ortamda yürütülüyordu. Yani yarışma şartlarına göre sunulan eserlerde yazarların ismi kayıtlı değildi. Bu da yarışmanın objektif geçmesi ve kayırmacılığa yol açmamak adına mühim bir şarttır.
Tüm bunlar gösteriyor ki Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kurucuları ne kadar temiz, saf ve ilkeli insanlarmış; devletin menfaatini her şeyin üzerinde tutmuşlar. Aynı zamanda, Üzeyir Bey Hacıbeyli’nin bestelediği “Azerbaycan Marşı”nın söz yazarının isminin kayıtlı olduğu herhangi bir belgenin neden bugüne kadar ortaya çıkmadığı da böylece anlaşılıyor.



