
SANATÇI VE ŞAHSİYET
KAMİL ŞAHVERDİ[*]
AKTARAN: ALEYNA MALKOÇ
Bu mesele her zaman insanları düşündürmüştür. Sanatın zirvesine yükselirken sanatkârlar şahsiyetlerini muhafaza edebiliyor mu? Neden bazen Tanrı’nın mükâfatlandırdığı büyük istidat sahipleri, şahsiyetlerini o yükseklikle aynı mertebeye çıkaramıyor? Genel olarak, büyük bir sanatçının şahsiyeti insanları düşündürmeli midir? Bazıları sanatkârın şahsiyetinin önemli olmadığını söyler; asıl olan ortaya koyduğu eserlerdir. Ben böyle düşünmüyorum. Fikirlerine hürmet ettiğim insanlarla bu konuda defalarca müzakere ettim. Şahsiyetin niteliği, bazen istidadın ölçüsünü etkileyebilir; nitekim etkiler de.
Dünyanın en meşhur sanatkârlarıyla ilgili, onların şahsiyetini gösteren hadiseler hafızama ebediyen nakşolunmuştur. Bu olayları her defasında hayret ve derin bir saygıyla hatırlarım.

Bugün de dünyada eserleri en çok icra edilen bestekârlardan biri olan Ludwig van Beethoven, 1812 yılında büyük şair, dramaturg ve filozof Johann Wolfgang von Goethe ile Çekya’nın kuzeyindeki meşhur kaplıca şehri Teplice’de buluşur. Şehir parkında yürürken Avusturya İmparatorluk ailesinin üyeleriyle karşılaşırlar. Goethe kenara çekilip şapkasını çıkararak hürmetle selam verir. Beethoven ise ellerini arkasında birleştirir, başını hafifçe eğerek selamlar ve yoluna devam eder. Goethe onun bu tavrından rahatsızlığını dile getirince Beethoven şu cevabı verir: “Dünyada krallar çoktur; Beethoven ise tektir.”
Ressam Carl Röhling, 1887 yılında bu hadiseyi tasvir eden meşhur “Beethoven ve Goethe Teplice’de” tablosunu yapar.
1920 yılında XI. Kızıl Ordu Azerbaycan’ı işgal ederek Millî Hükümeti devirdi. Sovyetleşmenin ilk yıllarından itibaren ağır baskılarla karşılaşan büyük bestekâr, dramaturg, gazeteci, publisist ve maarifçi Üzeyir Hacıbeyli’nin hayatı baştan sona sarsıntılar içinde geçti. Bir yandan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti dönemindeki faaliyetleri sebebiyle her gün sorguya çekilmek, diğer yandan Bolşeviklerin her şeyi yıkıp kendi ideolojilerine uygun yeni bir sistem kurmalarını yürek ağrısıyla seyretmek son derece ağırdı. Üstelik Moskova’nın güya Azerbaycan’da müzik kültürü oluşturmak için gönderdiği kişilerin karşısında durmak, onların istedikleri gibi hareket etmelerine mâni olmak da kolay değildi.
Aleksandr Oqanesyan (Saşa Oqanezaşvili) adlı Tiflisli bir Ermeni, Aliheydar Karayev ve diğer Bolşevik dostlarına dayanarak kendini Türk müziği sahasında yegâne uzman ilan etmiş, etrafına topladığı yerli mankurtlarla birlikte millî müziği yönlendirmeye kalkışmıştı. Üzeyir Bey hem bu girişimlere karşı mücadele ediyor hem de müzik eğitiminin temelini atıyor, öğretim programlarını hazırlıyordu. En yakın silahdaşı Müslüm Maqomayev ile birlikte başka milletlerin bir asırda yaptığı işi birkaç yıla sığdırdı.
Moskova, Azerbaycan’da müzik sistemi kurması için görkemli bestekâr ve pedagogu Reinhold Glière’i göndermişti. Glière gerçekten derin bilgili ve nüfuzlu bir isimdi. Ancak Üzeyir Bey, Azerbaycan müziğinin gelişim yolunun bambaşka olduğunu biliyordu ve Müslüm Bey’le birlikte bu ağır yükün altına girdi.

Üzeyir Bey, Sovyetler döneminde on beş yılı aşkın süre hiçbir eser yazmadı. Ondan önceki son eseri olan Arşın Mal Alan 1913’te kaleme alınmıştı. Bolşevikler iktidarı silah gücüyle ele geçirdikten sonra o, bütün kudretini millî müziği savunmaya ve eğitim sistemini kurmaya hasretti. 1920’den itibaren resmî gazetelerde ağır hücumlara maruz kaldı; eserleri “eskimiş”, “bayağı” diye yaftalandı.
Bazıları ondan eserlerine sosyalist devrimi öven sahneler eklemesini, “özgür ve mutlu hayatı” terennüm etmesini istiyordu. Bu baskılardan kurtulmak için Sovyet hâkimiyeti kurulmadan önce yazdıklarını “talebe denemesi” olarak nitelendirdi ve sahneden kaldırılmasını talep etti. Bir sanatkâr için en verimli sayılan 35–50 yaş arası dönemi, 1920–1935 yılları arasında suskunlukla geçti. Bu fedakârlığın ne anlama geldiğini ancak sanat ehli bilir.
Ne var ki eserler sahneden kaldırılınca tiyatrolarda hayat durdu; oynanacak eser bulunamadı. Devlet kurumları yeniden Üzeyir Bey’e müracaat ederek eserlerinin sahnelenmesine izin vermesini rica ettiler. Bir şahsiyet, koca ve yırtıcı bir sistemi tek başına böyle mağlup etti.

1937’de yazdığı Koroğlu operası, ideolojiye hizmet etmek bir yana, kanlı baskı yıllarında milletin öz benliğini korumasına büyük katkı sağladı. Bestekâr Aydın K. Azim’in isabetle belirttiği gibi, operadaki mesajların kodlarını Stalin dahi çözemedi. İlk bakışta hanlara ve şahlarına karşı bir mücadele gibi görünse de gerçekte milletin kendi varlığı için verdiği mücadele anlatılmıştı.
Güçlü Alman bestekâr ve şefi Richard Strauss, 1933’te Nasyonal Sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra haberi olmaksızın Üçüncü Reich’ın İmparatorluk Müzik Odası başkanlığına getirildi. Çoğu operasının librettosunu yazan Hugo von Hofmannsthal’in ölümünden sonra Stefan Zweig ile çalışmaya başladı ve 1934’te “Die schweigsame Frau” operasını besteledi. Eserin afişlerinden Zweig’in adının silinmesi istendiğinde Strauss bunu reddetti: “Ya bütün isimler yazılır ya da eser sahnelenmez.” Bu tavır üzerine Hitler geri adım attı fakat eser kısa süre sonra repertuvardan çıkarıldı. 1935’te Zweig’e yazdığı ve Nazi siyasetini eleştirdiği mektup Gestapo’nun eline geçince Strauss görevinden alındı.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, millî bir marş için şiir yazılması çağrısı yaptı. 724 şiir gönderildi; hiçbiri uygun bulunmadı. Para ödülü konduğu için yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Akif Ersoy, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarı üzerine Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda “Bizim Kahraman Ordumuza” hitaben şiirini yazdı. 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal Atatürk başkanlığındaki mecliste okunan şiir aynı gün İstiklal Marşı olarak kabul edildi. Maddî durumu son derece kötü olmasına rağmen 500 liralık ödülü reddetti; bu şiiri millet ve ordu için yazdığını söyledi. Şiirini kendi kitaplarına dahi almadı.

27 Mayıs 1992’de Azerbaycan Millî Meclisi, Üzeyir Bey’in Ahmed Cavad’ın sözlerine yazdığı Azərbaycan Marşı’nı resmen Devlet Marşı ilan etti. Bu ölümsüz eseri millete yeniden kazandıran, düzenleyip koro ve orkestra için işleyen Aydın K. Azim’e nasıl ödüllendirilmek istediği sorulduğunda, “Ben bir vatandaş ve bestekâr olarak vazifemi yaptım.” cevabını verdi ve tüm teklifleri reddetti.
Sanat tarihinde bu tür örnekler çok değildir fakat az da sayılmaz. Kanaatimce büyük sanatkârların hayatında ve yaratıcılığında şahsiyet unsuru hayati bir ehemmiyet taşır.
[*] Reşid Behbudov Vakfı Direktörü



