Kitap Yoranlar

DÜNYANIN BÜTÜN KARINCALARI

Her Şeye Rağmen Yaşamak!

Berrin YÜKSEL

Elimde bir kitap. İsmi ilginç geliyor ilk. Daha tanışmadık Dünyanın Bütün Karıncaları ile. Yazarın okuduğum ilk kitabı. Yani kalemine aşinalığım yok.  An itibarıyla her ikisi de muamma. Daha ilk öyküyle canını yakacağım, diyor kitap.

Bir Filistin gerçeği öyküsü Başlangıçların Annesi. Konunun anlatılışındaki güç, iyi bir kalemle karşı karşıya olduğum izlenimini veriyor ilk öyküden. Sonrası akıyor. Öykü kitaplarını zor okurum aslında. Her öyküden sonra bir roman bitirmiş gibi yani yeni bir kitaba hazırlar gibi hazırlamalıyım kendimi. Ama bu kez gerçekten akıyor.

Tekinsiz, karanlık bir yolda yürümek gibi bu kitabı okumak. Nerede, ne çıkacağı belli değil karşınıza. Bu duyguyu Kör Baykuş’u okurken bu kadar güçlü hissetmiştim daha önce. İlerlerken tekinsiz yolunuzda; çok gerçek, çok canınızı yakacak sahnelerle karşılaşıp sarsılıyorsunuz. Kan davaları, deprem, yoksulluk, göçmen sorunları, sokak çeteleri… Yazar, bu konuları sorgulayıcı bir üslupla ele alıyor. Okuru da sorgulamaya davet ediyor.

Bütün bu öykülerde ben en çok kadın kahramanlı öykülere takıldım. Onlarda canım yandı. Empati yapabildiğiniz yerde yanıyor canınız.

Buzdan Tuğlalar benim en etkilendiğim öykülerden. Hep “kendi” ile ilgili bir şeyleri planlayan ama kendisine hiç sıra gelmeyen bir kadın. Adanmış bir şekilde evi, eşi ve çocukları için yaşayan bir kadın. Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sını düşündürdü bana. Woolf’un haklılığını.

“Leylaklar Açmış Gördün mü”? ve “Kalbimdeki Şen Kuşlar “birbirini tamamlar nitelikte öyküler. Hatta birbirinin devamı mı diye düşündüm ama değilmiş. Kahramanımızın biri Şükran, diğeri Zehra. Bunu anladığımda içim rahatladı. “Oh,” dedim,  “Şükran yaşıyor.” Öyküyü okurken Şükran’ın yaşaması için nasıl dua ettim bir bilseniz! Leylaklar Açmış Gördün mü? cümle cümle nabzı çok yüksekte tutuyor. Bence kitabın en güçlü öyküsü.

Bıçağını acımasızca en derininize batırıyor yazar. Acımasız davranıyor hem kahramanlarına hem okuruna. Ve dahi bunları yazarken kendi de yaşadığına göre kendisine de. Ama yine de öykülerin sonunda bir yerlere sakladığı umudu da gösteriyor sağ olsun. Her şeye rağmen yaşamak güzel diyor. “Yaşamayı hak eden bir şeyler var bu dünyada.”

Biz de Filistinli şair Mahmud Derviş’ten bir alıntı daha ekleyerek

“Yaşamaya tutkunum ben çünkü

Eğer ölürsem, utanırım annemin gözyaşlarından” diyelim.

Ve karanlık yolumuzda korkarsak içimizden umutlu bir şarkı söyleyelim.

 

Huriye EMRE:

Cabir Özyıldız’ın ikinci öykü kitabı Dünyanın Bütün Karıncaları, Ocak 2025’te öyküseverlerin beğenisine sunuldu. Vacilonda etiketiyle raflarda yerini alan eser, yayınevinin mottosuyla okurunu selamlıyor:

“Yolculuğa hazır mısın?”

Özyıldız, bu kitapta bizi “insanın sınırları”nda gezintiye çıkarıyor. Zıtlıklarıyla var olan insanın özlemine, merhametine, umursamazlığına, acımasızlığına, suskunluğuna, çığlığına, öfkesine ve umuduna ayna tutuyor. Öykülerinde ezilenleri, ötekileştirilenleri, görünmez kılınanları, yoksul ve silik hayatları anlatıyor; kendi deyimiyle “diptekilere” umut oluyor. Ve âdeta fısıldıyor:

“Ben sizi görüyorum.”

Kitabın isim babası Yaşar Kemal. Karıncalar, 6 Şubat depremini konu alan “Unutmayın Ha” öyküsüne can veriyor. O büyük yıkımın ardından, kaybı olsun ya da olmasın, herkesin içinde bir yerlerde yankılanan o derin acıyı, insanı insan eden merhametle ve dayanışmayla anlatıyor. Karınca metaforu, yalnızca felaketin değil, iyiliğin de unutulmaz bir iz bırakabileceğini hatırlatıyor. Ve içimizde bir yerlerde yine Yaşar Kemal’in sesi yükseliyor:

“İnsan olmak başka iş, insanlık başka iş.”

Kitabın açılış öyküsü “Başlangıçların Annesi”, Mahmud Derviş’in dizeleriyle örülen, gidenlerin değil, kalanların hikâyesini anlatan bir Filistin öyküsü. Göğün sonsuzluğunu içine çeken bir karakterin gözünden, dünyanın büyüklüğünü ve yaşamın ne kadar uzak bir ihtimale dönüştüğünü duyumsuyoruz:

“Göğün sonsuzluğunu çekti ciğerlerine. Dünya ne kadar büyüktü. Ve yaşamak hayli uzak.”

Özyıldız, kadınların sıkıştırılmış hayatlarına, dayatılmış varoluşlarına da sessiz kalmıyor. “Buzdan Tuğlalar” öyküsünde, evin yükünü sırtlanmış ama evin hiçbir köşesinde kendine ait bir yer bulamayan bir kadının çabasını anlatıyor. Kabuğunun farkında olan ve onu kırmaya çalışan bir kadının hikâyesi, okurun yüreğinde derin bir yankı uyandırıyor.

“Zamanın çekisi hep kendilerinden taraf bassın istiyorlardı. Bir tek kendilerinde…”

Çember ise, toplumsal bir yaraya dokunan, derin izler bırakan bir öykü. Annesinin suskunluğunda sesi kaybolmuş bir karakterin gözünden, kadının sinmişliğine isyan ediyor Özyıldız. Sinan Cumart’la yaptığı söyleşide “Ben huzursuzsam okuru da huzursuz etmeliyim.” diyen yazar, bu öyküde bu sözünün hakkını veriyor. Duyguları ajite etmeden, umudu eksik etmeden, okuru huzursuz etmeyi başarıyor. Öyle ki bazı öykülerde okur, diğer sayfaya geçecek gücü toplamak için beklemeye ihtiyaç duyuyor.

Özyıldız’ın dili, yalın ama derinlikli. Cümleleri süslemekten çok, kelimelerin özüne inerek güçlü imgeler yaratıyor. Sözcükleri titizlikle seçilmiş, gereksiz hiçbir fazlalık yok; her cümle, anlatının ruhunu taşımak için var. Yer yer şiirselleşen üslubu, anlatının duygusal yoğunluğunu artırırken, okurun öykülerdeki karakterlerle derin bir bağ kurmasını sağlıyor. Yazar, anlatımında ajitasyondan kaçınarak, olayların ve karakterlerin gerçekliğini olduğu gibi sunuyor. Böylece okuru duygusal bir manipülasyona değil, sahici bir yüzleşmeye davet ediyor.

Dünyanın Bütün Karıncaları, insanın içindeki en karanlık ve en aydınlık yerlere uzanan bir yolculuk. Özyıldız, kelimeleriyle okurun vicdanına dokunuyor, sessizlerin sesini duyuruyor ve “Ben sizi görüyorum.” diyerek, görünmez kılınanları görünür kılıyor.

 

SERVET ÖZTÜRK

Karıncalar ki dayanışmanın, azimli olmanın birer sembolüdür. Bolluğu, bereketi usul usul  taşırlar dünyamıza. Yazarın da dediği gibi “… ve ben bir bayram devşiriyorum onun ağzından.” (s.12)

Dünyanın Bütün Karıncaları, Cabir Özyıldızın ikinci öykü kitabı. İlk kitabını henüz okumamış olmama rağmen kalemini, öykülerini çok sevdim. İçerisinde yelpazesi geniş on öykü bizi bekliyor. Evrensel temalı öykülerden tutun da Çukurova’ya ( bereketli topraklara) uzanan izlekler anlatılıyor. Başlangıçların Annesi adlı öykü ile başlıyor kitabımız. Burada özgür Filistin hayali, insanlara umut veriyor. Buzdan Tuğlalar’da içimizden bir kadının sesine kulak veriyoruz. Bu öykü beni derinden sarsıyor, bir kadının çaresizliği, sinmişliği bir erkek gözünden çok başarılı anlatılıyor. 6 Şubat depremlerinde yitirdiğimiz insanlar ve değerler de kitapta işlenen bir başka konu. Gölge adlı öykü aldatılan bir erkeği anlatıyor. Yazar, adamın  “kendi eksikliğini kabul etmesi” bakımından yeni bir boyut kazandırıyor öyküye. Burada pek çok öyküde olduğu gibi kadına şiddet görmüyoruz, aksine kendini eleştiren bir adam görüyoruz.

Kitapta içerik kadar üslup da dikkat çekici. Aslında bir okuyucu olarak yazarın kelime seçimi daha çok dikkatimi çekiyor. Standart dilde kullanılmayan pek çok sözcüğe rastlıyoruz. Örneğin “dayanışan, üzünçlenir” gibi ifadeler bunlardan birkaçı. Betimlemeler oldukça başarılı ayrıca yazarın dile hâkimiyetini de gösteriyor.

 

Dünyanın Bütün Karıncaları: Sessizliğin Dip Akıntısı

Songül USLU

Cabir Özyıldız’ın Dünyanın Bütün Karıncaları kitabı, ilk bakışta bir insanlık alegorisi gibi duruyor. Filistin’den depreme, kan davalarından faili meçhullere kadar uzanan bir anlatı… Ama biraz daha dikkatle bakınca, metnin aslında daha derin bir sessizlik politikası izlediğini görmek mümkün. Söylenenlerden çok, söylenmeyenlerin peşinde bir hikâye bu. Aralarda bırakılan boşluklar, eksiltiler, metnin gerçek anlatıcısı gibi. Bu, sadece yazarın üslup tercihi değil; anlatının varoluş sebebi de diyebilirim.

Özyıldız’ın dili, tıpkı bir karınca kolonisi gibi düzenli ve titiz. Kısa, kesin ve yer yer aforizma kıvamında cümlelerle keskin bir bilinç akışı sunuyor. Söz dizimi karıncaların hareketleri gibi seri, amaca yönelik. Ama bazen bu hız, kelimelerin gölgesinde saklı olan derinliği biraz törpülüyor. Metin, yer yer fazlasıyla soğukkanlı, hatta mekanikleşmeye meyilli. Mesela bir sahnede karakterin iç dünyası anlatılırken geçen şu cümle, metnin atmosferine dair çok şey söylüyor:

“İçi buzdan tuğlalarla örülüydü. Tuşlara bastıkça içinin soğuğu parmaklarına yürüdü. Ayaklarına, kulaklarına… Yazacaklarını üşütmedi ama. Avuçlarına aldı, göğsüne bastırdı, üzerlerine hohladı.” (s. 18)

Metnin merkezinde, bireyin kendi bütünlüğünü koruma çabasıyla toplumsal yapının onu ezme potansiyeli arasındaki gerilim var. Kendi intiharına yürüyenler, kan davası uğruna ömrünü birer birer törpüleyenler… Yazar, Mahmud Derviş, Metin Eloğlu ve Ergin Günçe gibi şairlerden yaptığı alıntılarla metne şiirsel bir damar açıyor. Ve bu, okuyucunun hikâyeyle kurduğu bağı kuvvetlendiriyor. Kutsallık ve kendi benliği üzerine düşüncelerini de aynı şiirsellikle harmanlıyor:

“Zaten kutsal olan ne kadar toprak varsa suyu kan, gübresi insan eti. Al sana Kerbela, Hazreti Zeynep Türbesi, Hacer-ül Esved. Dahası göğü karalı, pinçik pinçik Kudüs. Ağla babam ağla. Hem ben azıcık aleviyim, aşırıdan bir tık aşağı dinsiz. Çalışırken karıncalar kadar işçi, gururum söz konusu olduğunda küçük burjuva.” (s. 31)

Tekrar eden imgeler, metnin en dikkat çekici yanlarından biri. Ama bir motifin gücü, nerede ve nasıl kullanıldığıyla da ilgili. Özyıldız bazen bu imgeleri o kadar sık yineliyor ki, okuyucunun zihninde yorgunluk yaratabiliyor. Öte yandan, metindeki argo ve sert dil, anlatının gerilimini artırsa da zaman zaman metnin estetik dengesini sarsıyor.

Sonuç olarak, Dünyanın Bütün Karıncaları yüzeyde basit gibi görünen ama derinleşmeye açık, sözcüklerden çok sessizliklerin anlattığı bir metin. Okuyup geçmek değil, içinde kaybolmak gereken bir hikâye. Çünkü bazen, en büyük yankıyı kelimeler değil, onların arasındaki boşluklar yaratır.

 

Adana’dan Filistin’e: “Dünyanın Bütün Karıncaları” ve İnsan Hikâyeleri

Şahide ÇÖMEZ

Cabir Özyıldız’ın ikinci öykü kitabı “Dünyanın Bütün Karıncaları” Ocak 2025’te Vacilando Kitap tarafından yayımlandı. Özyıldız, kitapta toplumsal meselelere odaklanan cesur öykülere yer vermiş. Eser, farklı coğrafyalardan ve dönemlerden ilham alarak geniş bir tematik çerçevede şekillenmiş. Öykülerin konuları, Filistin’den görevden alınan  akademisyenlere, 6 Şubat depreminden aşk ve intihara, işsizlikten çözülen aile ilişkilerine, Nevruz’dan hapishanelere ve adalete kadar geniş bir yelpazede sıralanıyor. Yazar, her bir öyküsünde karakter, zaman, mekân ve bağlam unsurlarını uyum içinde kullanmış.

Yaratıcı anlatım biçimleriyle dikkat çeken kitapta Özyıldız, çok iyi bildiği hayatları onların diliyle, ajite etmeden anlatmış. Daha ilk kitabı “Eski Zaman Türküsü”nde dilinin kıvraklığı ve anlatım gücü ile dikkat çeken yazar, bu kitapta çıtayı biraz daha yükseğe çıkarmayı başarmış. Öyküler metinler arasılık tekniği ile de dikkat çekiyor. Örneğin, “Tablası Turunç Ağacına Bağlı” adlı öykü, Yılmaz Güney’in “Umut” filmine göndermeler içerirken, “Başlangıçların Annesi” öyküsü, Filistinli şair Mahmud Derviş’in dizeleriyle zenginleşiyor.

Kitabın başlığındaki “karıncalar” metaforu dayanışma ve birlikteliği simgeliyor. Bu metaforun yer aldığı öykü “Unutmayın Ha” 6 Şubat depreminde yitirdiğimiz insanlara ithaf edilmiş. Benim de en sevdiğim öykülerden biri olan “Unutmayın Ha” doğup büyüdüğüm topraklarda büyük bir acı yaşayan hemşerilerimin çaresizliklerini sokak sokak, mahalle mahalle anlattığı için bende derin izler bıraktı ve beni o günlere götürdü. Fakat güzel olan Özyıldız’ın acıyı dramatize etmeden dayanışmayı ve hemhal olmayı metnin satır aralarına yerleştirmesiydi. Karakterlerin her biri gerçek yaşamdan kazınıp metne yerleştirilmiş kadar gerçekçi ve bir o kadar da etkileyiciydi.

Kitabın ilk öyküsü “Başlangıçların Annesi”nden bahsetmeden bu yazıyı bitirmek haksızlık olur diye düşünüyor ve sözü Cabir Özyıldız’a bırakıyorum: “Sonra yıkılmış okul duvarları, unu tuğlasına karışmış ekmek fırınları, sökülmüş zeytin ağaçları, kimliğini boynunda taşıyan akrabalar, bozguna uğramış keklik tarlaları, cankurtaranlar düşüyor aklına. Tüm yaşananlar için üstadının dizelerini çağırıyor zihninden: Bir kez hayattayken ölüyoruz / bir kez de ölürken! İki kez ölmemizin nedir sebebi?” Bu öyküde yazar, Filistin halkının uğradığı soykırıma karşı yurtlarına sahip çıkmak için gösterdikleri direnişi öyle ince ve derin bir üslupla anlatmış ki okurken içinizin titrememesi pek mümkün değil. Ayrıca metinler arasılığın bir diğer güzel örneği de bu öykü olmuş. Özyıldız, öykünün yalnızca başlığını Filistinli şair Mahmud Derviş’in bir şiirinden akmakla kalmamış, şairin dizelerini de öykünün harcına ustaca yedirmiş.

Cabir Özyıldız “Dünyanın Bütün Karıncaları” ile günümüz dünyasına, toplumsal hafızaya ve bireysel hikâyelere odaklanan güçlü bir eser kaleme almış. Öyküler hem bireysel hem de kolektif hafızayı canlandırırken okura empati kurma ve düşünme fırsatı veriyor. Okuruna ulaşması dileklerimle.

 

Züleyha Yılmaz:

Cabir Özyıldız’ın Dünyanın Bütün Karıncaları adlı ikinci öykü kitabı, on öyküden oluşuyor. “Başlangıçların Annesi” adlı ilk öyküsünde, aylardır tanık olduğumuz Filistin katliamına değiniyor. Mahmud Derviş’in şiirlerinden alıntılar yaparak, “Yaşamayı hak eden bir şeyler var bu dünyada.” (s.8) sözleriyle okuru derinden sarsıyor.

“Ya Habib Kalbey” öyküsünde şu cümle dikkati çekiyor:

“Ne de olsa kökünü terk eden ya da terk etmek zorunda olan insanların mahzunluklarını, pek mümkün olmasa da bir gün geri dönme umuduna tutunma ihtiyaçlarını kendi deneyimlerinden bilir.” (s.52)

Yazar, kendi yazma serüvenini ve öykü türünü nasıl seçtiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Başlarda şiir, düzyazı, deneme gibi alanlarda kalem oynatmaya çalıştım. Fakat kişisel duyarlılığımı, sınıfsal duruşumu ve insana bakışımı o türlerle yeterince ifade edemediğimi anlayınca öyküye yöneldim.”

“Yazmak unutmaktır. Edebiyat, dünyayı hiçe saymanın en uygun yoludur.” Diyor Fernando Pessoa. Kitaplar, hayata açılan pencerelerdir. Hepimiz, kendimiz dışındaki hayatları merak ederiz; başkalarının yaşam sınavlarını, iç dünyalarında yaşadıkları korkuyu, heyecanı ve endişeyi anlamaya çalışırız. Kendi hayatımızdan çıkıp başkalarının dünyasına yolculuk yaparak dertlerimize çare ararız. Çünkü yolumuz uzun ve engebelidir. Yolda karşılaştığımız zorluklar, varış noktasında bize mutluluğun kapılarını aralayacaktır. Bazen ulaştığımız yer bizi acıtabilir, ancak bir noktaya varabilmek de başlı başına bir başarıdır.

Bugün kitapları yayımlanan pek çok yazar, kalabalık evlerde büyüyen çocuklardı. Geçmişin çocukları, bugünün yetişkinleri olarak kendi sesimizi duymaya ihtiyaç duyuyoruz. Üstelik bu ses yalnızca bize değil, başkalarına da şifa olsun istiyoruz. İşte bu yüzden, yazarken dertlerimize çare arıyoruz.

Yazar, yaşamda var olan tüm acıları dert edinmiş. Sırtını herhangi bir düşünceye yaslamadan ilerlemiş; ideolojilerin altında ezilmemiş, bir şeyleri ispatlama kaygısıyla hareket etmemiş. Ruhu sanattan geçen biri olarak, yaşanan acılara çare arıyor ve bunu, bir yazar olarak kalemiyle yapıyor. Kalemini incelikle kullanıyor; ruhundan çıkan öyküleri sade bir dille, akıcı bir üslupla bizlere sunuyor.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu