Kitap Yoranlar

SESSİZLİĞİN ESTETİĞİ: KÜÇÜCÜK SÖYLÜYORUM

SESSİZLİĞİN ESTETİĞİ: KÜÇÜCÜK SÖYLÜYORUM

 

Esra ŞANLI:

Küçücük Söylüyorum’u elime aldığımda, adında bir sokak lambasının cılız ışığı, annemin eskittiği önlük, cebimden düşen bir boncuk saklı gibi geldi bana. Meral Çiçeklidal, bu öykülerle sanki kalbime bir ip merdiven attı; tırmandıkça çocukluğumun paslı teneke kokusu, sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık, bir de “üşümeyesin” diyen o tanıdık ses çarptı yüzüme.

Bu kitap, hayatın gölgede kalmış köşelerine, unuttuğum anılara, içimde sessizce kanayan ufak yaralara bir avuç hindiba çiçeği serpiyor. Hani şu dizlerime yapışıp sonra üfleyip uçurduğum çiçeklerden.

Sayfalar arasında gezinirken, sanki bir sokak köşesine oturmuş, rüzgârın savurduğu kağıtları izliyormuşum gibi; her öykü, bir anı kokusu, bir gölge sesi taşıyor. “Annemin Yamalı Ruhu”nu okurken, annemin eski ceketini yamayışını gördüm gözlerimle; iğne battıkça bir anı dikiyordu sanki, delikler kapanmazdı ama yine de güzeldi işte. İplikle örülmüş o yamalar sadece kumaşı değil, bir hayatı tutuyordu ayakta.

“Hacı Dürbünü”nde, dedemin cebinden çıkardığı o eski dürbünle bakar gibi süzdüm dünyayı; her şey yakınlaştı ama bulanık bir şeyler hep eksik kaldı. Hani çocukken bulutlara bakıp “Bu bir kuş.” dersin ya… Ama kanadı yoktur.

“Ekmek Ban”da, sofrada çorbaya ekmek banarken dalıp gittim, kaşıkta bir lokma hüzün, ekmekte bir parça çocukluk kaldı avucumda; masanın öbür ucunda bir gölge oturuyordu ama yüzünü göremedim.

“Neresinden Onarılır Ölüler” i okuyunca içimde bir mezarlık açıldı; üstünde otlar bitmiş ama taşları hâlâ soğuk. Rüzgâr esti, bir isim okundu ama ses yarıda kesildi.

Çiçeklidal’ın kalemi, sanki sokaktan topladığı imgeleri bir ipe dizip gökyüzüne salıyor. “Kıymalı Yumurta”da, mutfaktan gelen kokularla uyandım, yağın cızırtısı bir şarkı gibi doldu kulağıma ama bir sandalye boş, bir tabak fazla kaldı masada; kahvaltı hep bir kişilik eksik artık.

“Yusuf’un Horozu”nda horoz öttü ama bir sabahı değil, bir vedayı haber verdi; kanat çırptı, içimden bir şey uçup gitti, pencereye kondu, sonra kayboldu.

“Bisküvili Lokum”da ağzıma tatlı bir anı doldu ama sonra buruk bir tat kaldı. Bayramda uzatılan şekeri alırsın ya, elin titrer, “Keşke burada olsaydı.” dersin içinden.

“Sarya’nın Eskisi”nde eski bir radyonun cızırtısını duydum, pencereye yağmur vurdu; camın ötesinde sokak, içimde ben, ikimiz de biraz kırık. Hani camın buğusuna bir kalp çizersin ya… Ama silinir.

Karakterler öyle gerçekti ki sokakta yürürken adeta omzuma çarptılar.

“Poşetlerin Ağırlığı”nda, o genç anne poşetlerle değil, bir hayatın yorgunluğuyla yürüdü yanımdan; torbalar elinden kayarken, gözlerinde bir günün değil, bir ömrün ağırlığı birikmişti.

“Berberin Aynası”nda, tıraş bıçağıyla aynaya değil, geçmişe bakan adamın gözleri, babamın gözlerine dokundu; köpükler yere damladı, her damla bir anıyı sildi.

“Cinli Ağa”da, dedemin masalları canlandı ama bu kez cinler içimde gezindi; loş bir odada fısıldadılar, “Unutma!” dediler ama neyi unuttuğumu hatırlayamadım.

Bu kitap elimden tuttu. Okurken, sanki bir sokak lambasının altında oturup çay içtim, hüzünlendim ama yine de gülümsedim.

Huriye EMRE:

Meral Çiçeklidal’ın ilk öykü kitabı Küçücük Söylüyorum, Ağustos 2024’te Everest Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. On yedi öyküden oluşan bu kitap, okuru çocuk yüreğinin saflığından, kırılganlığından ve hayal gücünden süzülen bir dünyaya davet ediyor. Çiçeklidal, çocuk anlatıcıları merkeze alarak yetişkinlerin çoğu zaman görmezden geldiği acıları, travmaları, özlemleri gözler önüne seriyor. Her bir çocuk karakter, farklı bir evrenin kapısını aralıyor; onların masum algılarında yeniden şekillenen kelimeler, yepyeni anlamlar kazanıyor. Ölüm, kapıdaki işaret, hayat kadını, kına… Yetişkinlerin ağızlarından öylesine çıkan sözler, çocukların zihninde bambaşka gerçekliklere dönüşüyor.

Kitapta yalnızca çocuk anlatıcılar değil, derin yaralar taşıyan kadın karakterler de göze çarpıyor. Ezilmiş, yok sayılmış, susmaya mahkûm edilmiş, bazen de suskunluğunu ölümle mühürlemiş kadınlar… “Bemal” öyküsünde, bu suskunluğa başkaldırı yükseliyor. Çiçeklidal, bir kadının –hele ki bir annenin– sessizliğinin çocuk zihninde nasıl silinmez bir iz bıraktığını çarpıcı bir sahneyle ölümsüzleştiriyor. “Ekmek Ban” öyküsünde ise sabır taşının çatlayışına, bir annenin taşıdığı yükü nihayet yere bırakışına tanıklık ediyoruz.

Çiçeklidal, atmosfer yaratmada büyük bir ustalık sergiliyor. Sözcükler titizlikle seçilmiş, metinler duygu yoğunluğuyla örülmüş. Yalnızlık, bekleyiş, geçmişin izleri ve hüzün, öykülerin temel taşlarını oluşturuyor.

Küçücük Söylüyorum, incelikle dokunmuş, kırılgan ama bir o kadar da derin metinlerden oluşuyor. Çiçeklidal, gerçeği çocuk dilinin nahifliğiyle, acıtmadan anlatıyor. Yurtlarda büyüyen, ailesinin içinde bile aileye hasret kalan çocuklar, ötekileştirilenler, yarım bırakılan kadınlar, sesi duyulmasın diye küçücük söyleyenler… Bu kitap, onların hikâyesini fısıldıyor; usulca, içimize işleyerek.

 

Servet ÖZTÜRK:

“Tanrı, yarattıklarının merhametine inanıp herkesin kaderini yarım bıraktı. İşte o zaman kadınların kaderini erkekler avuçladı.” (s.74)

Küçücük Söylüyorum, Meral Çiçeklidal tarafından özenle kaleme alınmış bir öykü kitabı. İçerisinde okurken kalbinize dokunacak tam on yedi öykü var. Her bir öyküyü uzun uzun anlatmak istiyorum adeta. Zira unutamayacağım karakterler var kitapta.

Bir kız çocuğuna rastlıyorum “Vuslattır” adlı öyküde, istismar edilmiş. Korkularını gözyaşıyla akıtamadığı, diline gelip de atamadığı çığlığını hissediyorum satırlarda. Ona bunu kimin yaptığını öğrenince ise nutkum tutuluyor. Sayfaları merakla okuyorum bu defa bir kadın çıkıyor karşıma Annemin Yamalı Ruhu’nda. Kocasından her gün dayak yiyen bir kadın anlatılıyor. Yediği dayakla yırtılan fistanını dikmeye çalışıyor, tabii moraran gözünü açabilirse. Kadına şiddeti ve kadının yok saydığı hakkını okuyoruz bu öyküde de. Bir başka öykü yine dikkatimi çekiyor kitaba da adını veren: Küçücük Söylüyorum. Ötekileştirilen insanların yaşadığı insanlık dışı dramı görüyoruz burada. Küçük bir kız çocuğunun saf dünyasından aktarılıyor yaşananlar. En büyük kötülüğü yine biz insanlar yapıyoruz başka insanlara.

Öyküler çığırtkan bir üslup değil, sessiz ama derinden anlatılmış. Böylece kalıcı bir etkiye sahip oluyor. Öykülerde hayatın bir köşesinde “incinmiş” insanları okuyoruz. Hüzün öyle yerinde bir dozla veriliyor ajitasyona kaçmadan. Kitabı bitirip kitaplığıma yerleştirirken aklımda hâlâ karakterler ve hikâyeleri kalıyor.

 

Songül USLU:

Bir metni incelerken, onun hangi alanları açtığı kadar hangi alanları eksilttiğine, okuru nasıl bir boşlukla baş başa bıraktığına da bakmak gerekir, diye düşünüyorum. Meral Çiçeklidal’ın Küçücük Söylüyorum adlı kitabı beni hayatın karşısında çırılçıplak bıraktı diyebilirim. Doğup büyüdüğüm topraklardan mıdır bilmem, her hikâye o kadar tanıdıktı ki uzun uzun boşluklara düştüm.

Adının imlediği gibi, burada büyük anlatılar, gösterişli betimlemeler, gürültülü olay örgüleri yok. Söylenen küçücük fakat o küçüklüğün, suskunluklarla nasıl genişletildiği ve içimizde nasıl büyük obruklar açtığı önemli. Nitekim, anlatıcının şu sözleri de bu boşlukların nasıl bir varlık kazandığını gösteriyor:

“Tanrı onca işi gücü, meşguliyeti arasında benimle ve sorularımla hiç ilgilenmedi. Yerli yersiz onu çağırmama kızdı. Belki de Tanrı hiçbir zaman ona avucunu açan küçük çocuklarla ilgilenmemiştir, kim bilir.”

Bu anlatılarda kelimeler kadar boşluklar da anlam taşıyor. Çiçeklidal’ın cümleleri, doğrudan bir olayı aktarmaktan çok, onun etrafında dolanarak, okurun sezgisel katılımını bekleyen bir yapıya sahip. Bu durum, okurun anlatıya nasıl dahil olduğunu sorgulatıyor: Metin, tamamlanmayı bekleyen bir yapı mı sunuyor, yoksa kendi eksikliğiyle mi var oluyor? Zira anlatıcının dünyası da bir tamamlanmışlıktan çok, eksik bırakılmış anlarla doludur. Tıpkı şu cümlelerdeki gibi:

“Masada bıraktığın kül tablasını çöpe döküyorum. Tablada yarım bırakılmış, içilmeyi bekleyen yarım dal sigaran duruyor. Ne çok seviyorsun yarım ve eksik bırakmayı. Keşke kendini içip, tüketip dibini bassaydın kül tablasına. Yitip gitmeni isteyişim ne kadar tezat, değil mi?”

Çiçeklidal’ın dilinde belirgin bir ritim duygusu var. Sanki anlatılar bir müzikal yapı içinde ilerliyor. Kelimelerin ardı ardına gelişi, vurgu ve suskunluk noktaları, bir tür iç sesle okunmayı gerektiriyor. Bu da metni yalnızca sözcükler üzerinden değil, söylenmeyenler üzerinden de anlamayı zorunlu kılıyor. Aynı zamanda, anlatıcının geçmişle ve ölümle kurduğu ilişki de bu ritmin bir parçası. Onun varlığı, kayıpların gölgesinde şekilleniyor:

“Çocuklukta, ilk gençlikte, gençlikte ve yaşlılığa kadar birçok şeyle yoğurulur insan. Ben zamansız ölülerle yoğruldum. Tepeden tırnağa kimsesiz ölümler yükleniyor omzuma.”

Öte yandan, anlatıcı ile okur arasındaki ilişki meselesi de dikkat çekici. Küçücük Söylüyorum, okuruna ne kadar alan açıyor? Çiçeklidal’ın anlatıcısı, bazen tam da olması gereken yerde susuyor, geri çekiliyor. Bu noktada, metnin sunduğu suskunlukların işlevi üzerine düşünmek gerekiyor: Bunlar anlamı genişleten mi, yoksa eksilten suskunluklar mı?

Çiçeklidal’ın metni, büyüklük ve açıklık yerine, küçüklük ve kapalılığı tercih eden bir anlatı dünyası kuruyor. Bu, özellikle günümüz edebiyatında sık karşılaşılan, çok fazla şey söyleme kaygısına karşı sessizliğin direncini de içeriyor. Söyleyişin “küçücük” kalırken dünyayı ne denli genişletebildiği, belki de bu kitabın asıl meselesi.

Kitabın her satırını çok sevdim. Ama beni en çok vuran öykü Bemâl oldu. Yazar, öykü boyunca iç monologlara ve atmosfer betimlemelerine yer vererek Bermal’in ruh hâlini ustalıkla yansıtıyor. Köyün tozlu yolları, eski evin sessizliği ve mezarlığın soğuk havası, Bermal’in iç dünyasındaki boşluk ve kırılganlıkla paralel ilerliyor. Bemâl, aidiyetsizlik ve baba-kız ilişkisindeki derin yaraları konu alarak, okura güçlü bir duygusal deneyim sunan etkileyici bir metin.

Öykünün doruk noktası, Bermal’in mezarın başında içindeki tüm duyguları birkaç sözcükle dışa vurduğu an:

Bavooo!

Ji bo kû mala xwe biparêze te navêmin kir Bermal,

Lê te per û baskēminşikand ez bûmebêkes û Bémal.*

Küçücük Söylüyorum, anlatının ne olduğu kadar ne olmadığıyla da ilgilenen bir metin olarak okunabilir. Anlatının dışına taşan boşluklarıyla, okurunu yalnızca söylenenlerin değil, söylenmeyenlerin de peşine düşmeye çağırıyor. Öykü severlere şiddetle tavsiye edilir.

* Babaaa!

Evini korumam için adımı Bermal koydun ama kolumu kanadımı kırdın, beni kimsesiz ve yurtsuz bıraktın.

Yağmur USLU:

Meral Çiçeklidal’ın Küçücük Söylüyorum adlı eseri, bir bahar dalındaki çiğ tanesi değil yalnızca; aynı zamanda bir fırtınanın gölgesinde titreyen, kırılgan ama dirençli bir dal. Bu kitap, adının sakin tevazusuna aldanıp geçilecek bir yapıt değil; aksine, her bir kelimesiyle ruhun en kuytu köşelerine sızan, orada bir lamba yakıp gölgeleri dans ettiren bir büyü. Çiçeklidal, küçücük söylüyormuş gibi yaparak okuru uçsuz bucaksız bir evrenin eşiğine bırakıyor; satırların arasında insan olmanın o narin acısını, sessiz coşkusunu, unutulmuş anıların ağırlığını yeniden duyumsatıyor. Onun kalemi bir nehir değil, bir okyanus; yüzeyinde sükûnet, derinliklerinde dalgalar saklı. Sözcükler, bir çocuğun masum sorusunda hayat buluyor; bir annenin evladına yazdığı mektupta gözyaşına dönüşüyor; bir yabancının omzuna değen rüzgârda, sessiz bir özlemle dağılıyor.

Küçücük Söylüyorum, hayatın en basit karelerini –bir mutfakta demlenen çayın kokusunu, bir sokakta yankılanan ayak seslerini, bir pencerede asılı kalan sonbahar yaprağını– alıp onları adeta bir nakış gibi işliyor. Çiçeklidal’ın ustalığı, bu anları yalnızca betimlemekle yetinmeyip, onları okurun ruhuna birer tohum gibi ekmesinde yatıyor; öyle ki insan, bu satırları okurken kendi geçmişinden bir kokuyu, bir sesi, bir dokunuşu yeniden yaşıyor. Kitabın içeriği, bir dizi kısa öykü ve anıyla örülü bir bahçe; her bir dalında ayrı bir hayat, her bir çiçeğinde başka bir duygu açıyor. Çiçeklidal, bir öyküde, yaşlı bir kadının yıllardır sakladığı bir mektubu bulduğu anı anlatıyor; o mektubun kırışmış kâğıdında yalnızca kelimeler değil, bir ömrün susturulmuş çığlıkları yatıyor. Bir başka hikâyede, bir çocuğun babasına sorduğu masum bir “Neden?” sorusu, yetişkin bir kalbi paramparça ediyor; çünkü o sorunun ardında, cevaplanmamış bir hayat gizli. Kitapta geçen “Bazen en çok sustuğumuz yerden başlarız konuşmaya.” sözü, bu öykülerin ruhunu bir kristal gibi yansıtıyor. Çiçeklidal, bu cümleyle bize sessizliğin gücünü, sustuklarımızın ağırlığını ve o ağırlığı bir gün küçücük de olsa dile getirmenin cesaretini anlatıyor.

Küçücük Söylüyorum, aynı zamanda bir yüzleşme. Bir bölümde, bir adamın yıllardır görmediği annesinin kapısını çaldığı an var; kapı açıldığında, ne büyük bir kavuşma ne de dramatik bir hesaplaşma oluyor, sadece bir bakış, bir susuş ve o susuşta çözülen bir ömür. Çiçeklidal, bu anları öyle bir zarafetle işliyor ki okur kendini o kapının eşiğinde buluyor; kendi sustuklarını, kendi yarım kalmışlarını düşünüyor. Kitabın başka bir köşesinde, bir kadının sabahın ilk ışıklarıyla mutfakta unuttuğu bir şarkıyı mırıldandığı sahne var. O mırıldanış, ne neşeli ne hüzünlü, sadece var – ve işte bu var oluş, kitabın en büyük gücü. Çiçeklidal, hayatın neşesini ya da acısını bağırmıyor; onları usulca, küçücük söylüyor ama öyle bir söylüyor ki insanın yüreği titriyor.

Bu eser, bir sığınak, bir ayna, bir şarkı. Satır aralarındaki melankoli, bir dostun omzuna yaslanan baş gibi; o omuz; ne yargılıyor ne uzaklaştırıyor, sadece kucaklıyor. Çiçeklidal, sözcükleriyle bir orman kurmuş; her ağacın gölgesinde bir anı, her yaprağın damarında bir hayat saklı. Kitap, okuru bu ormanda gezintiye çıkarıyor; bazen bir patikada kayboluyorsunuz, bazen bir açıklıkta kendinizi buluyorsunuz. Ve bu yolculuk, ne kadar kişisel olsa da bir o kadar evrensel; çünkü Çiçeklidal’ın öyküleri, hepimizin sustuğu yerlerden konuşuyor.

Meral Çiçeklidal, Küçücük Söylüyorum ile bir hazine sunuyor; bu hazine, kelimelerin ötesinde bir miras. Kitap bittiğinde, elinizde bir avuç hikâye değil, bir avuç hayat kalıyor; o hayatlar ki küçücük söylenmiş olsalar da içlerinde koca bir dünya taşıyorlar.

Küçücük Söylüyorum, sessizliğin içinden yükselen bir melodiye dönüşüyor; dinlemeyi bilenler için bu melodi sonsuza dek çınlıyor.

 

Züleyha YILMAZ:

Meral Çiçeklidal’ın  ilk öykü kitabı “Küçücük Söylüyorum”  on yedi öyküden oluşuyor. İsmiyle dikkat çeken kitap “küçücük söyleme” tabiri, sesimizin kısık çıkmasını ifade ediyor. Ağırlıkla doğu insanını ve kadının sessiz dünyasını anlatıyor yazar. Baba figürünün de bir çocuğun hayatında olan derin etkilerini de görüyoruz adım adım.

Kırmızı işaretli kapılar, otlu peynir kokusu, annelik, sevdiğine kaçan bir genç kızın dramı, evin babasının her koşulda zulüm göstermesi, kendine bile hasret kalanlar, ölümden merhamet dilenen analar… Ölümler, ayrılıklar, yalnızlıklar…

Küçüçük Söylüyorum, öyküsünde “Babama benzemek güzel bir şey değil, üzülüyorum ama anneme de benzeyemiyorum.”(s.23) diyor anlatıcı.

Eminim Esvet öyküsünde “Büyümeden ölmek ne saçma diye sesleniyorum en küçük martıya. Küçük cüssesinden çıktığına inanmadığım sesiyle yanındakine dönüp gülüyor, bana cevap vermiyor. Ne ölecek olmamla ne de ne kadar büyüdüğümle ilgilenmeden uçup gidiyor. Gerçi ölmek için büyümek de gerekmiyor. Bunu biliyor olmalı. Mesela Esvet, öldüğünde yeterince büyümemişti. Üzülmekten çok, onun bunca erken ölmesine şaşırmıştım.” (s.29)

Bemal öyküsünde “Bavoo! Babaa! Evini korumam için adımı Bemal koydun ama kolumu kanadımı kırdın, beni kimsesiz ve yurtsuz bıraktın.”(s.64) çığlığı da küçücük söylenenler arasında.

Yazar gerçeklerin sertliğini yumuşak bir dille anlatırken kapalı kapılar ardında konuşulmayan şeyleri sesli ifade ediyor. Gizli kalan her şeyi ortaya çıkarıp etrafa saçıyor. Çocukluk döneminde hayatın gerçeklerini anlamaya çalışan çocuklar ve zorlu geçen çocukluğun hayata yansıması öykülerin konusu oluyor.

Sade, samimi, akıcı bir dille kuruyor öykülerini yazar. Yazarın yazma serüveni tıpkı Ernest Hemingway’in şu sözüne benziyor:

“Yazacak hiçbir şey yoktur. Sadece bir daktilonun başına oturur ve kanarsın.”

 

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu