İnceleme

BİR KEZ DAHA MARŞIMIZ HAKKINDA-VII. YAZI

Kamil ŞAHVERDİ

BİR KEZ DAHA MARŞIMIZ HAKKINDA-VII. YAZI

Kamil ŞAHVERDİ

“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.”

Mehmet Akif Ersoy

 

1920 yılının Nisan ayında Azerbaycan Kızıl Bolşevikler tarafından işgal edildiği için devlet marşının kabulünü tamamlamak mümkün olmamıştı. Kardeş Türkiye ise bu dönemde dört bir yandan düşman baskılarına maruz kalmıştı. Ülke adeta ateş çemberindeydi ve pek çok bölge işgal altındaydı. Türkiye Kurtuluş Savaşı başlamıştı.

​            Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin işgalinden birkaç gün evvel, 23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal, silah arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurdu.

​            1920 yılının yaz aylarında, Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, halkı ve orduyu içine düştüğü ruhsuzluktan kurtarmak ve milli birliği sağlamak amacıyla bir Milli Marş yazılması girişiminde bulundu.

Türkiye’de Milli Marş, Osmanlı döneminde, 19. yüzyılda gündeme gelmişti. Bu zamana kadar ise dünyanın en eski ve en meşhur askeri müzik kurumu olan Mehter takımı yüzyıllar boyunca Türk devletlerinin temel simgelerinden biri sayılıyordu. Selçuklular, İlhanlılar, Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Memlükler ve Safevi devletlerinde tebil, nagara, davul, kös, zurna, zil (pirinç daireler), boru (pirinç boru) ve karanay aletlerinden oluşan askeri müzisyen birlikleri mevcuttu. Bu müzisyen birlikleri yalnızca vurmalı ve üflemeli enstrümanlardan ibaretti.

​            Selçuklulardan Osmanlılara intikal eden askeri müzisyen birlikleri Mehter adı altında teşkilatlandırıldı. Kabul edildiğine göre, ilk askeri müzisyenler birliğini Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubad, 13. yüzyılda Osman Bey’e hediye olarak göndermişti. Osmanlı devletinde askeri müzisyenler birliği geliştirilerek Mehterhane kuruldu. Mehterler, dünyanın en eski ve en meşhur nizamî askeri orkestrası sayılmaktadır. Bu orkestralar özel bir sistemle yapılanarak faaliyet gösteriyorlardı.

​            Savaş sırasında bu orkestranın icrası, tebillerin ve davulların gümbürtüsü ile nefesli çalgıların gür sesi düşmanı dehşete düşürürdü. Düşman birlikleri bu korkunç sesler karşısında sarsılarak savaş meydanını terk etmek zorunda kalırdı. Taarruz eden savaşçılar ise daha da cesaretlenip coşkuya kapılır ve savaş meydanına atılırlardı.

​            Orta Çağ’da Mehterler, Osmanlı devletinin temel simgelerinden biri olarak büyük bir önem kazanmışlardı.

Osmanlı Devleti döneminde askeri müzik geleneği, mehter adıyla tarihin en görkemli ve sistemli teşkilatına yükselmiştir. Farsça kökenli olan “mihter” kelimesinin, bazı kaynaklara göre “mih” (büyük) ve “ter” (üstünlük bildiren ek) hecelerinden türediği, “en uca” veya “en ulu” anlamına geldiği bildirilmektedir. Osmanlılarda bu kelime hem askeri müzik topluluğu (mehterhane) hem de yüksek rütbeli bazı görevliler için kullanılmıştır. Mehter yalnızca bir müzik grubu değildi; görsel ihtişamı ve işitsel gücüyle imparatorluğun kudretini ve azametini yansıtan bir vasıta idi (Vural Timur, 2012, “Osmanlı Dönemi Mehter Teşkilatı”, Zeitschrift Fur Der Turken Journal of World of Turks, 4 (1), ss. 315-330).

Eminlik ve huzur dönemlerinde ise mehter takımları halkın mutlu günlerinde, düğünlerde, bayramlarda ve halk şenliklerinde yakından yer alarak bu etkinliklere ayrı bir renk katıyorlardı.

​            Mehterin özel bir teşkilat olarak sistemli bir surette şekillenmesi I. Murad döneminde başlamıştır. Öyle ki I. Murad, Yeniçeri Ocağı’nı kurduğunda onlara destek amacıyla mehter teşkilatını da tesis etmiştir.

​            II. Mehmed döneminde devlet yapısında gerçekleştirilen reformlar neticesinde Mehteran-ı Tabl-ü Alem teşkilatı sistemli bir yapıya kavuşturulmuştur.

  1. Mehmed’in mehtere son derece büyük bir önem atfettiğine dair tarihte yeterli delil mevcuttur:

​            “İstanbul’un Fethi sırasında mehter takımı aktif olarak kullanılmış, kuşatma esnasında verilen taarruz emirlerinin başlangıcı Mehter takımının icra ettiği ‘Ceng-i Harbi’ idi. Bu beste, ilk icra edildiğinde yalnızca davullarla çalınan ritmik bir yapıdan ibaret idi ve savaşın başladığını haber veren bir işaretti.” (Ahmet Selçuk Bayburtlu, 2017, “Türk Askeri Müzik Tarihi Hakkında Bir İnceleme”, Online Journal of Music Sciences, 2 (1), ss. 7-30.)

​I. Süleyman döneminde Osmanlı topraklarının genişlemesiyle birlikte devlet teşkilatındaki değişimlere paralel olarak mehterhanelerde de yapısal dönüşümler yaşanmıştır. Askeri müzisyenler hakkında yeni kanunlar çıkarılmış ve modern anlamdaki askeri orkestraların temelleri atılmıştır.

17.​ yüzyılda Osmanlıların Avrupa ülkelerine seferleri sırasında fethettikleri şehirlerde Yeniçeri birliklerinin merkezi cadde ve meydanlarda düzenledikleri gösterişli nizamî geçitler Avrupalılarda ciddi bir izlenim bırakıyordu. Yeniçerilerin kıyafetleri, ritmik yürüyüşleri, mehter marşları, müzik aletleri ve bu aletlerin ses tınıları herkeste büyük bir ilgi uyandırıyordu. Böylece bu dönemden başlayarak Yeniçerilerin askeri orkestra gelenekleri Avrupa ülkelerine yayılmaya başlıyor ve Avrupa’da bu durum bir moda hâline geliyordu. “Ottoman military bands” (Osmanlı askeri orkestrası) neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde geniş bir popülarite kazanıyordu. Belirtilmelidir ki, Osmanlı askeri orkestrası ilk defa askeri adımlarla yürüyüş eden, nizamî geçitler düzenleyen orkestra kabul edilmektedir.

​            1720 yılında Polonya Kralı II. August, Türk sultanından Yeniçeri askeri orkestra müzik aletlerinin setini hediye olarak alır. 1725 yılında Rus İmparatoriçesi I. Yekaterina, İstanbul’dan Türk askeri orkestrası getirtir. 1741 yılında ise yeniçeri müzik aletleri Avusturya’da, daha sonra Prusya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kullanılmaya başlanır. “Alla Turca” bir tür olarak Avrupa’da öyle bir moda olmuştu ki, her bir besteci yazdığı eserlerde Türk müzik aletlerini kullanarak mehter marşlarının ses tınısı koloritini yaratmaya çalışıyordu. Artık Avrupa senfoni orkestralarının tamamında Türk müzik aletlerinden geniş ölçüde yararlanılıyordu. Bu dönemde Türk Yeniçeri müziğinin ve mehter marşlarının Avrupa senfoni ve opera müziğine olan ciddi etkisi su götürmez bir gerçektir. Meşhur besteciler Haydn, Gluck, Mozart, Beethoven, Liszt, Bizet, Mahler ve diğer dünya şöhretli besteciler kendi yaratıcılıklarında Türk müzik geleneklerine atıfta bulunarak bunlardan geniş şekilde yararlanmışlardır.

1826 yılında II. Mahmud, dönemin gereksinimlerini karşılamadığını gerekçe göstererek Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesiyle birlikte bütün mehterhaneler de kapatılmıştır; çünkü mehterhaneler Yeniçeri Ocağı’nın bünyesinde faaliyet göstermekteydi.

​            Tarihte bu olay “Vaka-i Hayriye” (Hayırlı Olay) adı ile bilinmektedir. 16 Haziran 1826 tarihinde İstanbul’da Osmanlı Padişahı II. Mahmud’un emriyle Yeniçeri Ocakları topa tutularak ortadan kaldırılmış, sağ kalanlar ise 16-17 Haziran tarihlerinde idam edilmiştir.

​            Bununla birlikte, mehterhanelerin kapatılmasıyla yüzyıllar boyunca oluşmuş büyük marş külliyatının da yok edildiğine dair bilgiler mevcuttur. Bu husus “Parlak Jurnal” internet dergisinde şu şekilde ifade edilmektedir:

​            “Tarih 1826’yı gösterirken 2. Mahmut, evvelki padişahların düşünüp de yapamadıkları bir şeyi başaracaktı. Osmanlı’nın Batılılaşması uğrunda ve modernleşmek maksadıyla Yeniçeri Ocakları’nı kapatmıştı. Tabii ki, bununla beraber Ahi, Bektaşi Ocakları ve Mehteran Bölüğü de aynı kaderi yaşayacaktı. 2. Mahmut Mehteran Bölüğü’nü kapatırken oradaki marşlar ve güfteler de bölükle birlikte kül olup uçtu. Bizim birçoğumuzun kadim asırlardan kaldığını sandığımız Mehter Marşları aslında 2. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte 1908’den sonra bestelenmiştir. 1914’te Enver Paşa’nın emirleri ile mehter marşları yeniden bestelenmeye başlanmıştır.” (“Mehter Marşları ve Gerçek”, Parlak Jurnal İnternet Dergisi, 17 Ağustos 2017)

Mehter bölüğünün kapatıldığı esnada beste ve güftelerin de ortadan kaldırılmasının sebebi II. Mahmud’un modernleşme hamlesiydi. Yeniçeri Ocağı’nı kapatan bir padişah, eski orduyu hatırlatan hiçbir unsuru hayatta tutmak istememişti; bu durum bir nebze anlaşılabilirdir. Daha sonra Osmanlı’da milliyetçilik hissiyatının yükselmesiyle birlikte bu marşların gücü keşfedilecek ve Osmanlı marşları yeniden hatırlanacaktır (“Mehter Marşları ve Gerçek”, Parlak Jurnal İnternet Dergisi, 17 Ağustos 2017).

  1. Mahmud, mehter teşkilatı yerine Avrupa devletlerindeki askeri orkestraların benzeri olan “Müzika-i Hümayun” adında saray orkestrası kurdu. 1828 yılında bu orkestraya şeflik etmek üzere İtalya’dan besteci ve dirijor Giuseppe Donizetti davet edildi. Meşhur İtalyan besteci Gaetano Donizetti’nin büyük ağabeyi olan Giuseppe Donizetti, Napolyon’un ordusunda askeri orkestrada hizmet vermişti. İstanbul’a davet edilen Giuseppe Donizetti (1788-1856), II. Mahmud’un sarayında Avrupa tipli bir orkestra kurarak ömrünün sonuna kadar Osmanlı devletinde hizmet etmiştir. Paşa ünvanı ile ödüllendirilen Giuseppe Donizetti’nin II. Mahmud’un şerefine bestelediği “Mahmudiye Marşı” on bir yıl, II. Mahmud’un ölümünden sonra tahta çıkan oğlu Sultan Abdülmecit için bestelediği “Mecidiye Marşı” da (1839) 22 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin marşı olarak icra edilmiştir.
  2. yüzyılın başlarında Osmanlı’da milli uyanış zemininde mehter müziği yeniden gündeme geldi. Enver Paşa, mehter müziğinin Türkçülüğü güçlendireceği düşüncesiyle yeniden mehter takımı kurma fikrini ortaya attı. Lakin devletten destek bulamadığı için Enver Paşa isteğini gerektiği seviyede hayata geçirmeyi başaramadı. Buna rağmen birçok nüfuzlu asker ve fikir insanı Enver Paşa’nın teşebbüsüne katılarak bu konuyu gündemde tutabilmişti. Nihayet 1914 yılında İstanbul’daki Askeri Müze bünyesinde Mehterhane-i Hakani adıyla yeni bir mehter takımı kuruldu. “Mehterhane-i Hakani’nin mehterbaşılılığına Eyyubi Ali Rıza Bey (Şengel) getirildi; haftada iki gün konser vermeye başladı” (Erhan Tekin, Nilgün Doğrusöz, 7 Ocak 2018, “Yirminci Yüzyılda Kültürel Bellek ve Geleneğin Yeniden İhyası Bağlamında Mehterhane-i Hakani”, Elektron Sosyal Bilimler Dergisi, 17 (65), ss. 317-336).

Millî Mücadele döneminde milletin ve ordunun birliğini, manevi yükselişini, mücadele azmini güçlendirmek ve ruh yüksekliğini sağlamak amacıyla Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa bir milli marş yazılmasının önemini topluma iletti. İsmet Paşa’nın milli marş girişimi hakkında Ayşe Hür “‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik” adlı yazısında şunları kaydetmektedir:

​            “Bir gün orta okul müdürü odasında çalışıyordum. Papağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeri kısa boylu bir Başmayeğün (Başmayeğün yerine metne sadık kalarak Baş Karargah) albay girdi. Onu görünce ayağa kalktım, papağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu adam ‘Ben, Batı Cephesi Baş Karargâh Kurmay başkanı İsmet’ dedi. Onu masamın önündeki koltuğa davet ettim, oturdu.”

“Beni size Dr. Riza Nur Bey gönderdi. Orduda karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun sözleri ve müziği için ayrı yarışma düzenlenmelidir. Her birini kazanana beş yüz lira vereceğiz” dedi. Emirlerini derhal icra edeceğimi söyledim. O da kalktı gitti.

Bu satırlar 1921 yılında Maarif Vekaletinde orta dereceli eğitimden mesul olan Nami (Duru) Bey’e aittir. (Ayşe Hür, “‘Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik”, bianet, 26 Nisan 2008)

​            Kazım Nami Duru vakit kaybetmeden Millî Marş hususunda faaliyetlere başlar. Millî Eğitim Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığının desteğiyle yarışmanın teşkilini ve galip gelen şiire müzik bestelenmesi için yeni bir yarışma düzenlenmesini üstlenir. Millî Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur’un imzasıyla hazırlanan resmî evrak vilayetlere gönderilir. Belgede şu ifadelere yer verilir:

​            “Türk devletinin ebediliğini, Anadolu Millî Mücadelesi’nin ruhunu, Türk’ün istiklal aşkını dile getirecek bir millî marş sözlerinin yarışmaya açıldığı, yarışma sonunda marşın besteleneceği, marş sözlerinin 3 ay içinde 21 Aralık 1920 tarihine kadar Ankara’da Maarif Vekaletine gönderilmesi, yarışmaya katılanların ad ve soyadlarını ayrı bir zarfa yazarak şiirleriyle birlikte iletmeleri, yarışma neticesinde birinci olan şiire 500 lira ödül verileceği bildirilmiştir.”

(www.ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/697/)

​

Bu çalışmaların hemen ardından Büyük Millet Meclisinde marş güftelerini inceleyecek bir komisyon kurulmuştur. Şiir yarışmasına toplam 724 eser gönderilmiştir. Bu süreçte Dr. Rıza Nur Bey, Türk-Rus müzakerelerinde heyet üyesi olarak görevlendirildiği için Maarif Vekilliğinden ayrılmış, yerine Hamdullah Suphi Tanrıöver Maarif Vekili olmuştur.

(www.ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/697/)

Ardından Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 25 Ekim 1920 tarihli nüshasında şu ilan neşredilir:

​            “Milletimizin dâhili ve harici istiklali uğrunda başlatmış olduğu mücadeleyi ifade ve teyit etmek maksadıyla Maarif Vekaleti tarafından bir İstiklal Marşı yarışması ilan olunmuştur. Bu yarışmaya gönderilen eserler 23 Kanun-i evvel sene 1336 (23 Aralık 1920) tarihine kadar edebi jüri tarafından seçilecek ve kabul edilen eserin güftesine beş yüz lira ödül verilecektir. Ayrıca beş yüz lira daha tahsis edilerek beste için ayrı bir yarışma düzenlenecektir. Bütün müracaatlar Ankara’da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaletine yapılacaktır.”

Yarışmaya katılım beklenenden çok daha fazla olmuştur. Eser gönderenler arasında Kazım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Mühiddin Baha Pars ve Kemaleddin Kamu gibi tanınmış şairler de yer alıyordu. Gönderilen metinler Millî Eğitim Bakanlığında oluşturulan heyet tarafından tahlil edilirdi. Bütün çalışmalar vatan sevgisine, egemenliğe ve bağımsızlığa adanmış olsa da hiçbiri Millî Marş olma niteliğini tam anlamıyla karşılayamamıştı. Dolayısıyla 23 Aralık 1920 tarihine kadar Maarif Vekaletine ulaştırılan yüzlerce eser arasından marş için uygun görülen bir çalışma çıkmamıştı.

​            Mustafa Kemal Paşa, Hasan Basri Çantay ve Hamdullah Suphi, bu vazifeyi yalnızca Mehmet Akif Ersoy’un yerine getirebileceğine inanıyorlardı. “Çanakkale Şehitlerine” ve “Bülbül” gibi dillerden düşmeyen eserlerin sahibi olan Mehmet Akif, “Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini” belirterek para ödülü konulduğu için İstiklal Marşı yarışmasına katılmayı reddetmişti.

5 Şubat 1921 tarihinde Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Mehmet Akif’e bir mektup yazarak kendisini yarışmaya iştirak etmeye ısrarla davet etmiştir. Hasan Basri Çantay, Akifname adlı kitabında bu durumu şu şekilde tasvir etmektedir:

​“İstiklal Marşı.

Nasıl yazıldı? Nasıl kabul edildi?

Milli istiklalimizin güzel ve uyumlu bir marşını kaleme almak üzere Maarif Vekaleti şairlerimize müracaat etmiş, bir yarışma tertiplemişti. Birinciliği elde eden şaire 500 lira mükafat takdim edecekti. Aradan çok geçmeden Vekalete birçok marş gelmeye başladı.”

“Bu marşın — İstiklal mücadiləsinin içində, Büyük Millet Meclisi’nin sakf-ı hamiyeti altında bulunan Mehmet Akif tarafından yazılmasını onun özüne söylediğimiz zaman o:

— Ben ne yarışmaya katılırım, ne de ‘caize’ alırım.

​Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözü söylüyor ve:

— Koyun yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışmaya mı çıkacağım, ayıp değil mi? — diyordu.

​Bir gün Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey Mecliste beni gördü, dedi ki:

— Şimdiye kadar 500’den fazla marş geldi. Ben hiçbirini beğenmedim. Üstadı inandıramaz mısın?

​Cevap verdim:

— Akif Bey yarışma şeklini ve ödülü kabul etmiyor, eğer buna bir çare ve bir yol bulursanız yazdırmaya çalışırım.

​Düşündü, ‘dur, dedi, ben ona bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildirim. Fakat, tezkireyi ona siz verin…’

​Ben de uyuştum. Yarım saat sonra bu tezkireyi getirip bana verdi:

​’Çok eziz ve muhterem efendim,

İstiklal marşı için açılan yarışmaya buyurmamanızın sebebini ortadan kaldırmak için çok tedbirler vardır. Zat-ı alileri için arzu olunan şiiri yazmak, maksada ulaşmak için son çare olarak kalmıştır. Sizin asil kaygılarınızın talep ettiği her şeyi yapacağız. Saygıyla, memleketimizi bu tesirli inam ve teşvik vasıtasından mahrum etmemenizi rica ederim ve bu fırsattan istifade ederek en derin hürmet ve ihtiramımı bir kez daha ifade ederim, efendim.’

​5 Şubat 1921

Umum Maarif Vekili

Hamdullah Suphi”

[Hasan Basri Çantay, Akifname (Mehmet Akif), 1966, s. 62]

​

Mehmet Akif, Hamdullah Suphi’nin kendisine yazdığı mektuptan sonra, galip gelecek eser için belirlenen ödülün kimsesizlere dağıtılması şartıyla yarışmaya iştirak etmeye razı olmuştur.

​            Milletvekili olarak TBMM’de yer almak üzere Ankara’ya gelen Mehmet Akif, ev bulamadığı için Taceddin Dergahı’na yerleşmişti. 17 Şubat 1921 tarihinde şair, Türk ordusuna ithaf ettiği; Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancı, Türk askerinin cesaretini, Türk milletinin kendi bağımsızlığına, Hakk’ına, yurduna ve dinine olan bağlılığını terennüm eden şiiri kaleme almıştır.

​            Bingöl Yedisu İlçe Yazı İşleri Müdürü Osman Nuri Besi, www.yedisu.gov.tr adresindeki “İstiklal Marşımız Nasıl Yazıldı…?” başlıklı makalesinde Taceddin Dergahı’nda İstiklal Marşı’nın yazılışını şu şekilde tasvir etmektedir:

​            “Karanlık günlerde vatanımızın kurtulacağını, varlığımızın sembolü olan ay-yıldızlı al bayrağımızın ebediyen dalgalanacağını müjdeleyen; ordumuza ve milletimize iman, ümit ve cesaret kaynağı olan İstiklal Marşımızı M. Akif 17 Şubat 1921’de Taceddin Dergahı’nda yazdı. Türk milleti yok edilmek istenmektedir; akşam güneşi batmaktadır. Acaba varlığımızın sembolü olan bayrağımızda, yıldızımız da sönecek midir? M. Akif imanla kükrer:

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O, benimdir, milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O, benimdir, o benim milletimindir ancak!”

​            17 Şubat 1921 gecesi Taceddin Dergahı’nda merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta küçük gaz lambası yanmakta; yatağında uyumakta olan M. Akif uyanmış, kâğıt aramaktadır… Yoktur. Eline geçen kurşun kalemle yatağının sağındaki duvara dönmüş, İstiklal Marşımızı yazmaya başlamıştır. Sabah namazına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya parlamento üyesi), M. Akif’i elindeki cep bıçağı ile duvardaki kıtayı kazırken görür:

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… Belki yarından da yakın.”

​            Mehmet Akif, Kahraman Ordu’ya ithaf ettiği şiiri bitirince bakanlığa takdim eder. Hamdullah Suphi, şiiri ilk önce orduda okunması için cepheye gönderir; ne de olsa marş yazılması teklifi ordudan gelmiştir ve askerlerin şiiri nasıl karşılayacağı son derece önemlidir. O günlerde cephede durum hiç de iyi değildir.

​            “Kütahya ve Eskişehir muharebelerinde ordumuz Sakarya’nın şarkına çekilmişti. Eskişehir düşman işgaline uğramış ve karar merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınma hazırlıklarına başlanmıştı. Bu sıkıntılı günlerde Hamdullah Suphi Bey, Akif’in şiirinin önce cephede askerler arasında okunmasına karar verdi. Ne de olsa marş yazılması teklifi ordudan gelmişti. Bu maksatla şiir Şark Cephesi Komutanlığına gönderildi. Okunduğunda askerlere büyük manevi destek olmuş ve çok beğenilmiştir.” (Ahmet Yozgat, “İstiklal Marşımız Nasıl Yazıldı”, www.derindunya.com, 26 Haziran 2014)

​            Orduda şiir büyük bir ruh yükselişiyle karşılandıktan sonra matbuatta neşredilir ve milletin ihtiyarına verilir. İlk defa 17 Şubat 1921 tarihinde Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ve Sebilürreşad dergisinin ilk sayfalarında, daha sonra ise 21 Şubat 1921 tarihinde Anadolu’nun en meşhur gazetelerinden Açıksöz’de şiir yayımlanır. Ordudan sonra halkın da sevgisini kazanan “Kahraman Ordumuza” şiiri, İstiklal Marşı olarak tasdikini bulmak maksadıyla 26 Şubat 1921 tarihinde TBMM’nin müzakeresine sunulur. Mecliste müzakere edilmesi için şiirin basılarak milletvekillerine dağıtılması kararlaştırılır. Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa bu meseleyi Maarif Encümenine havale eder; lakin bazı milletvekilleri bunun aleyhinde çıkar. İzmit Mebusu Hamdi Namık Bey, yazılan eserler arasında Maarif Encümeni Reisi Mehmet Akif Bey’in de eseri bulunduğundan, gönderilen şiirlere tarafsız bakılabilmesi için özel bir komisyon kurulması gerektiğini ve şiirlerin bu komisyonda incelenmesini savunur. Hamdi Namık Bey’in bu teklifi kabul edilmemiş ve İstiklal Marşı’nın seçimi Maarif Encümenine bırakılmıştır.

​            1 Mart 1921 tarihinde milletvekili Hasan Basri Bey, İstiklal Marşı şiirinin Hamdullah Suphi Bey tarafından Meclis kürsüsünden okunması teklifiyle kürsüye çıkmıştır. Buna karşı çıkanlar olsa da, sonunda Maarif Vekaleti tarafından Meclise teklif edilen yedi şiirden birini seçerek Hamdullah Suphi Bey’in kürsüden okuması kararlaştırılmıştır.

​            Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği o gün Meclis, İstiklal Marşı’nı geniş bir şekilde müzakere etmiştir. Verilen teklifin oylamaya sunularak kabul edilmesi kararlaştırıldıktan sonra Hamdullah Suphi Bey, İstiklal Marşı’nı okumak üzere kürsüye çıkmıştır. “Mehmet Akif’ten şiiri yazmasını kendisinin istediğini, şairin para ödülü sebebinden yarışmaya katılmayı uygun görmediğini, ancak görüşmeler neticesinde Mehmet Akif’i razı ettiklerini, elemelerden kalan son altı şiirle birlikte Mehmet Akif’in şiirini Meclisin seçimine takdim ettiklerini söylemiş ve ardından İstiklal Marşı’nı kürsüden okumuştur.”

(Hüsnü Özlü, “İstiklal Marşı’nın Yazılışı ve Kabulü”, www.ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/697/)

​            TBMM’nin 1 Mart 1921 tarihli oturumunun tutanağında, İstiklal Marşı kürsüden okunduğu esnada milletvekillerinin her kıtadan sonra alkışlarla mukabelede bulundukları kaydedilmektedir. Bahse konu tutanağı olduğu gibi takdim ediyorum:

 

İstiklal marşı

 

1

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

(Şiddetli alkışlar)

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

2

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!

Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

(Alkışlar)

 

3

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

4

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

 

 

 

5

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın.

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

(Alkışlar)

 

6

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

(Alkışlar)

 

7

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?(Alkışlar)

Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

(İnşaallah sadaları)

 

8

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

 

9

O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım,

Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden na’şım;

O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

(Alkışlar)

 

 

10

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

(Sürekli alkışlar)

(www.tbmm.gov.tr/tarihce/istiklalmarsi_c9_ic1.pdf)

 

Mehmet Akif’in Kahraman Ordu’ya yazdığı şiir on iki gün sonra, 12 Mart 1921 tarihinde Mecliste gerçekleşen geniş müzakerelerin ardından oy çokluğu ile İstiklal Marşı olarak kabul edilmiştir.

​            Gazi Mustafa Kemal Paşa Mecliste marşı en ön sırada ve ayakta alkışlayarak dinlemiş ve marşın kabulünün ardından İstiklal Marşı’nın önemini şu sözlerle açıklamıştır:

“Bu marş, bizim inkılabımızın ruhunu anlatır… İstiklal Marşı’nda davamızı anlatmak bakımından büyük manası olan mısralar vardır. En beğendiğim yeri bu mısralardır: ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.’ Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır… Bu demektir ki, efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulmaz!”

​BU MARŞ MİLLETİN MALIDIR.

Mehmet Akif Ersoy.

​            Mehmet Kurtoğlu Taceddin Dergahında İstiklal Şairi Mehmet Akif kitabında şu hususları kaydetmektedir:

“İstiklal Marşı 1 Mart 1921’de Meclis kürsüsünden okunurken büyük bir alkış tufanı kopmuş; 12 Mart’ta resmen kabul edilmiş, gazetelerde yayımlanmış, kartpostallar ve levhalar üzerine basılarak bütün yurdun dört bir yanına dağıtılmıştır. İlk defa Sebilürreşad dergisinde yayımlanmıştır. Akif, ‘Bu marş milletin malıdır’ diyerek onu Safahat adlı eserine almamıştır.” (Mehmet Kurtoğlu, Taceddin Dergahında İstiklal Şairi Mehmet Akif, s. 32, Ankara, 2016)

İstiklal Marşı Mecliste kabul edildikten sonra 21 Mart 1921 tarihli sayısında resmi devlet organı olan Ceride-i Resmiye Gazetesi’nin ilk sayfasında çerçeve içinde basılmıştır.

​            Mehmet Akif’in şiiri resmen İstiklal Marşı olarak kabul edildikten ve matbuatta neşredildikten sonra birçok bestekar yarışma ilanını beklemeden marşın müziğini bestelemiştir. 1 Kasım 1921 tarihinde Maarif Vekaleti, İstanbul’da bir beste yarışması düzenlenmesi için bir komisyon kurulması hususunu Meclis’e taşımıştır. Lakin Meclis, daha ehemmiyetli müzakerelerin bulunduğu gerekçesiyle bu teklifi kabul etmemiştir. Çünkü Anadolu’da kızgın bir savaş sürdüğü için beste yarışması aktüalitesini yitirmişti; bu sebeple de Maarif Vekaletine takdim edilen 24 beste arasından bir seçim yapılmamıştı.

​            “Beste yarışması ise güfte kadar ilgi görmedi. Bu da memleketin o zamanki müziğe ilişkin durumunu yansıtmaktadır.

Beste yarışmasına ancak 24 besteci katılmıştı. Onlardan bazıları şunlardır:

Ahmet Cemalettin, Çinkılıç, Ahmet Yekta Madran, Ali Rifat Çağatay, Asım Bey, Bedri Zabac, Hasan Basri Çantay, H. Saadettin Arel, İsmail Hakkı Bey, İsmail Zühtü, Kazım Üz, Lemi Atlı, Mehmet Baha Pars, Mustafa Sunar, Rauf Yekta, Saadettin Kaynak, Zati Arca, Zeki Üngör.”

(İşte İstiklal Marşının İlk bestesi, www.sabah.com.tr/kultur_sanat/2012/03/12/iste-istiklal-marsinin-ilk-bestesi)

​            Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’na karşı çıkanlar da yok değildi. Onlar da vaktievyekte Meclis’te İstiklal Marşı hakkında alınan kararın lağvedilmesini ve yeni bir yarışma düzenlenmesini talep ediyorlardı. Mehmet Akif’in şiirine karşı en sert çıkış yapanlardan biri tanınmış şair Kazım Karabekir idi. Kazım Karabekir, 26 Temmuz 1922’de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma kararının iptal edilerek kendi yazdığı şiirin İstiklal Marşı olarak kabul edilmesini talep ediyordu.

​            Kazım Karabekir’in istiklal marşı olmasını istediği şiiri ise şöyle idi:

“Ya İstiklal ya ölüm

Ya istiklal ya ölüm

Vatanım milletim sancağım evim

İstiklalsız yoktur yerim

Zincir vurdurur mu Türkler boynuna

Varlığı fedadır vatan yolunda

Biz tarihin Türk dediği yılmaz milletiz

Hür yaşar hür ölür nurlu ümmetiz”

 

(Ahmet Yozgat, “İstiklal Marşımız Nasıl Yazıldı”, www.derindunya.com/2014/06/istiklal-marsimiz-nasil-yazildi/)

​            Lakin Kazım Karabekir’in ve diğerlerinin itirazlarına rağmen Mehmet Akif’in “Ordu Duası” (şiiri) resmen kabul olunduğu andan itibaren bütün millet ve ordu tarafından büyük bir ruh yükselişiyle karşılanmıştı. Marşın beste yarışması Millî Mücadele sebebiyle ertelense de, ülkenin çeşitli yerlerinde Mehmet Akif’in şiiri farklı müziklerle okunmaya başlandı. Bestecilerin çoğu müzik öğretmeni olarak görev yaptığı için, ders verdikleri okullarda kendi bestelerini çocuklara öğretiyorlardı. Edirne’de Ahmet Yekta Madran’ın, İzmir’de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara’da Osman Zeki Bey’in, İstanbul’un bir kısmında Zati Arca’nın, diğer kısmında, Kadıköy tarafında ise Ali Rifat Çağatay’ın besteleri okunuyordu. Bir süre böyle devam ettikten sonra 12 Şubat 1923 tarihinde İstanbul Maarif Müdürlüğü ikinci defa İstiklal Marşı bestesi için bir yarışma tertip etmiştir. Bu yarışmaya 55 eser gönderilmiştir. 1924 yılında Millî Eğitim Bakanlığında toplanan komisyon Ali Rifat Çağatay’ın bestesini kabul etmiştir. Komisyonun bu seçimi Meclis tarafından resmen tasdik edilmese de tavsiye edilmesi uygun görülmüştür. Bununla birlikte bütün ülke boyunca Ali Rifat Çağatay’ın bestesi İstiklal Marşı olarak icra edilmeye devam etmiştir.

​            Ali Rifat Çağatay’ın bestesi klasik Türk musikisi janrında, mehter marşı üslubunda, kadim Türk makamı olan Acemaşiran makamı motifleriyle yazılmıştır. Lakin marş, millet arasında ve orduda büyük bir rağbet görmemiştir. Bu eser 1930 yılına kadar ifa olunmuştur. Bu süre zarfında Ali Rifat Çağatay’ın marşını beğenmeyenler itiraz ediyor ve marşın değiştirilmesi yönündeki taleplerini dile getiriyorlardı. Mecliste de tez elden bu marşın aleyhtarları fikirlerini beyan ediyor ve yeni kurulmuş Cumhuriyet’in çağdaş ve modern üslupta yazılmış bir marşa ihtiyacı olduğunu vurguluyorlardı. Bazıları, 1924 yılında Millî Eğitim Bakanlığının tertip ettiği jüri heyetinin başkanının Ali Rifat’ın kardeşi Semih Rifat olmasından ötürü seçimin objektif olmadığını ileri sürüyordu. Yarışmaya iştirak eden bestekar Zati Arca komisyona ciddi şekilde itiraz etmiş ve hatta Atatürk’e şikâyet dilekçesiyle müracaat etmiştir. Dilekçede şu hususlar kaydedilmektedir:

“Alaturka müzik üstadı olan Ali Rifat Bey’in batı müziklerinde başarılı olamaması;

Eserinde çok önemli harmonik hatalara yol vermesi;

Jüri heyetinin uzmanlardan teşkil olunmaması;

Jüri Heyeti’nin başkanı Semih Rifat’ın, Ali Rifat’ın kardeşi olduğu ve değerlendirmelerin objektif olmadığı sebebinden seçimin lüzumlu olduğu (Seçimin lağv edilmesi vacibdir).”

(Ahmet Yozgat, “İstiklal Marşımız Nasıl Yazıldı”, www.derindunya.com/2014/06/istiklal-marsimiz-nasil-yazildi/)

​            1930 yılında Riyaset-i Cumhur Orkestri’nin (şimdiki Cumhurbaşkanlığı Orkestri) şefi Osman Zeki Üngör’ün batı üslubunda yazdığı müzik Millî Marş olarak kabul edilmiştir.

​            İstiklal Marşı tartışması bununla da bitmemiştir. Zeki Üngör’ün bestesine de itirazlar bildirilmiştir. Hatta iddialar vardır ki, Zeki Üngör bu müziği Mehmet Akif Ersoy’un şiirini görmeden, bilmeden bestelemiştir; şiir ile müzikteki ahenk ve ölçü farkı bununla izah edilmektedir. Aslında bu iddialarda hakikat payı vardır; çünkü Mehmet Akif’in şiiri aruz vezninin remel bahrinde yazılmıştır, bu yüzden bazı mısralar Zeki Üngör’ün müzik ölçüsüne sığmamaktadır. Lakin Türk milletinin ve ordusunun kabul ettiği, gurur duyduğu, şereflendiği, severek icra ettiği İstiklal Marşı’na hürmet ve ihtiramla yaklaşmak borcumuzdur. Çünkü Mehmet Akif’in bu şiiri (“Ordu Duası”), henüz bestesinden önce Millî Mücadele döneminde, İstiklal ve Cumhuriyet Savaşı’nda Türk askerinin manevi dayanağı olmuş, Türk gençliğini vatan uğrunda mücadeleye ruhlandırmış ve vatan toprağında kefensiz yatan şehitlerin son nefesinde söylediği dua olmuştur.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin İstiklal Marşı, dünyanın en güzel marşlarından biridir. Bu marşın millet, devlet, istiklal ve hürriyet uğrunda hizmetleri ölçüye gelmeyecek kadar büyüktür. Türk milleti ve Türk devleti var oldukça İstiklal Marşı da var olacak ve her bir Türk’ün gurur kaynağı olmaya devam edecektir.

​            18 Ekim 1982 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından umumi halk oylaması yoluyla kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda şu hükümler yer almıştır:

​            “III. Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti

Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen beyaz ay-yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

​            IV. Değiştirilemeyecek hükümler

Madde 4 – Anayasa’nın 1. maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

​            Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre İstiklal Marşı bırakın değiştirilmeyi, değiştirilmesi dahi teklif edilemez. Çünkü bu eser; milletin, devletin ve ordunun şanlı tarihinin en büyük şeref ve gurur kaynağıdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu